VİAGRA ZAYIFLATIR MI?
Yazacaklarımın cinsellikle ilgisi yok. Tamamen farklı bir konu ile “kilo sorunu” ile ilgili. Bonn Üniversitesi’nde (Almanya) şişman fareler üzerinde yapılan araştırmaların ilk sonuçlarına bakılırsa SİLDENAFİL (viagranın etkin maddesi) bir miktar yağ kaybına da neden oluyor. Bir buçuk yıl kadar önce tamamlanan bu ilk araştırmanın sonuçlarına göre sildenafil “beyaz yağ hücrelerinin kahverengi yağ hücrelerine dönüşümünü” kolaylaştırıyor. Ayrıca beyaz yağ hücrelerinin “iltihap yapıcı” etkilerini de sınırlıyor. Araştırma Bonn Üniversitesi farmakoloji ve toksikoloji bölümünde yapılmış. Yedi gün süre ile sildenafil verilen şişman farelerin dikkati çekecek oranda kilo kaybettiği, bu arada beyaz yağ hücrelerinin kahverengi yağ hücrelerine dönüştüğü tespit edilmiş. Bu kilo kaybı yönünden çok önemli bir avantaj çünkü beyaz yağ hücrelerinin kahverengi yağ hücrelerine dönüşmesi kilo vermeyi kolaylaştırıyor. Kahverengi yağ hücreleri daha çok mitokondriye sahipler ve bu nedenle de metabolizma tarafından depolanan yağ daha kolay yakılıp enerjiye çevrilebiliyorlar.
Bu bilgiyi lütfen “ben de her gün bir tablet sildenafil yutarsam kilo verebilirim” şeklinde yorumlamayın. Elde şimdilik sadece farelerde yapılan tek bir çalışma var. Konunun daha fazla araştırılması gerekiyor. Ayrıca sildenafil bilinçsiz kullanıldığında önemli yan etkileri olabilen bir madde. Cinsel performansı arttırmak için kullanıldığında bile üroloji uzmanları ile görüşmeden kullanmamalısınız.
HATIRLATMA
YARAYA TUZ BASMAK!
Geçen hafta da yazdım. Tuz tüketimi konusu önemlidir. Ayrıca insanlık tarihinin bir bölümü tuz kavgalarının yol açtığı savaşların da tarihi gibidir. Dahası bugün İngilizcede maaş anlamına gelen “salary” sözcüğü bile tuzdan türetilmiştir. Çünkü Romalılar o zamanlar için bulunması oldukça zor ve çok değerli bir madde olan tuza o kadar çok değer vermişlerdir ki askerlerine tuz satın alabilmeleri için “salarium” adı altında özel izinler ve ayrıcalıklar tanımışlardır. Geçelim “tuz-sağlık” ilişkisine. Tuz yalnızca ağız tadımız değil, bedenimiz için de önemlidir. Çünkü tuzdaki sodyumu yeteri kadar kazanamazsak sağlığımız bozulur. Yeteri kadar sodyum olmadan ne sinir hücrelerimiz ile elektrik sinyallerini üretebilir, ne kaslarımız düzgün çalışıp beden sıvımızın dengesi korunabilir. Kısacası tuz olmadan olmaz. Dahası yiyip içtiklerimizin sadece tuzu değil, tadı da bozulur. Tuz damağınıza sadece “tuz tadı” olarak bilinen temel tatlardan birini sağlamaz. Diğer tatlarla ilgili algılarınızı da değiştirir. Mesela mı? Mesela tuz yiyeceklerin acılığını azaltır, tatlılığını kuvvetlendirir. Zaten bu nedenle de yediğiniz çikolatalı pastaların, hatta reçellerin bile içinde tuz vardır. Ayrıca tuzun içindeki sodyumun gücü nedeniyle gıdaların çoğuna bozulmalarını önlemek için de tuz eklenir. Yani tuz yalnızca tadı için değil, koruyucu değeri için de beslenme alanında bir “vazgeçilmezdir”. Tuz eklenmiş gıdaların içinde mikropların üreme ihtimalleri azalır, dolayısıyla o gıdaların bozulmaları da gecikir. Eskilerin yaralarda mikrop üremesini engellemek amacıyla üzerine tuz eklemeleri biraz da bu yüzdendir. “Yaraya tuz basmak” biraz can yakar ama az da olsa işe yarar. Ne var ki bütün bunlar daha önce de belirttiğim gibi bizim tuzdan keyfimizce faydalanabileceğimiz anlamına gelmez. Hele hele “tuza hassas bir hipertansiyon hastası” iseniz tüketeceğiniz tuz miktarını mutlaka ama mutlaka sınırlamanız gerekir. Prensip olarak da günlük tuz tüketiminizi 6 gram civarında tutunuz. Bana sorarsanız bir kere sofralardaki tuzlukların hemen hepsini kaldırın ve evde pişirdiğiniz yemeklerin içine çok fazla tuz eklememeye bakınız. Rafine tuzlardan ziyade deniz tuzu veya kaya tuzu olarak da bilinen doğal tuzları kullanınız. Bunun için himalaya tuzu adı altında satılan pahalı tuzlara yönelmeniz filan gerekmez. Himalayadan gelen tuzun daha iyisi bizim Çorum’daki kaya tuzu yataklarında bol bol var. Ayrıca şunu da unutmayın: Besin endüstrisi yiyip içtiğiniz hemen her şeyin içine “turşudan zeytine, krik kraktan ekmeğe, dondurulmuş besinlerden reçele, sosisten sucuğa, pizzadan bisküviye” kadar hemen her şeye zaten ya tuzu -sodyum klorür- ya da içinde sodyum bulunan koruyucu maddeleri –mesela sodyum benzuat- zaten ekliyor. Yani sofranızdaki tuzu biraz kısmanız ondan mahrum olmanız anlamına da gelmiyor. Yeri gelmişken bir iki noktanın daha altını çizelim: Bizim fırın ekmeklerinde –beyaz ekmek- çok yüksek oranda tuz var, bu konunun mutlaka ama mutlaka incelenmesi lazım. Özellikle okul kantinlerinde satılan yiyeceklerdeki tuz miktarlarının düşürülmesinin önemli olduğu kanaatindeyim. Tansiyonu olan herkesin tuz konusunda dikkatli olması şart. Kalp yetmezliği, böbrek yetmezliği gibi organ yetmezliği olanların da bu konuda nasıl bir strateji izleyeceklerini doktorlarıyla konuşmaları gerekiyor. Kısacası tuz konusunda da dikkatli olun.
ÖNEMLİ
ŞEKERİN FAZLASI KALBE ZARARLI
Şeker hastalığı bir “metabolizma sorunu” ama problemin en çok etkilenenler damarlarımız. Küçük ya da büyük diyabet her damar için riskli olsa da en fazla küçük damarları bozuyor. Zaten bu nedenle de diyabete bağlı sorunların en çok yoğunlaştığı organlar küçük damar yoğun olan organlar, özellikle de kalp, beyin, göz ve böbrek oluyor. Diyabetin damarlarda sertleşme ve daralmaya yol açtığı, bunun da öncelikle yoğun kan ihtiyacı içinde olan organlarda özellikle de kalbimizde görüldüğü ise yeni bir bilgi değil. Bu konu ile ilişkili ilk makalelerin nerede ise 75 yıl önce İstanbul Tıp Fakültesi hocalarından Prof. Dr. E. Frank tarafından yazılması Türk tıbbı için bir övünç kaynağı. Her an, her saniye yani 7/24 tıkır tıkır çalışması gereken kalbimizin ihtiyaç duyduğu kan miktarı o kadar çok ve bu kadar çok kanı temin edecek damarların sayısı o kadar fazla ki; damar düşmanı diyabetin ilk önce kalp damarlarını (koroner arterler) etkilememesi zaten olanaksız. Eğer kan şekeriniz uzun süre yüksek kalırsa kalp krizi riskinizin artması işte bu nedenle neredeyse bir zorunluluk. Gizli ya da açık bir şeker hastası iseniz işi sakın oluruna bırakmamalı, kan şekeri ayarlarınızı açlıkta da toklukta da kabul edilebilir sınırların içinde tutmalısınız. Çok mühim bir başka nokta da şu: Eğer sigara içen, kilo fazlalığı olan, kolesterol değerleri bozuk, özellikle iyi kolesterolü düşük seyir eden, hareketsiz biriyseniz diyabetin kalbiniz üzerindeki olumsuz etkisi daha da belirginleşiyor, dikkatli olun.
BİR NOT
ALZHEİMER DE ÖNLENEBİLİR
İsterseniz sorunun yanıtını hemen verip içini daha sonra dolduralım: Tıpkı diyabet, hipertansiyon, kalp krizi gibi Alzheimer in de koruyucu tedbirlerle önlenebileceğini gösteren veriler var. Araştırmalara göre erken alınabilecek bazı tedbirlerle Alzheimer olgularının en az üçte birini önlemek mümkün. Yanlış beslenme, hareketsiz bir hayat, depresyona karşı duyarlı davranmayıp zamanında tedavi olmamak, sigara kullanmak, diyabetten korunmak gibi bazı sorunları çözebilirseniz muhtemelen her üç Alzheimer vakasından birini önlemek mümkün olabiliyor. Yakın zamanda yayınlanmış bir çalışma diyabet hastalarında Alzheimer’in daha sık görüldüğü ve kan şekeri yüksekliği ile Alzheimer’e yakalanma arasında sıkı bir bağlantı olduğunu net ve açık bir şekilde göstermiş. Yine birçok çalışmada depresyonluların Alzheimer’e yakalanma bakımından da ciddi risk taşıdıklarını kanıtlanmış. Hareketsiz bir yaşam tarzı ile doğrudan bağlantılı iyi kolesterol HDL düşüklüğü ile Alzheimer arasında bir bağlantının olduğu anlaşılıyor. Yüksek HDL kolesterol düzeyi olanlarda Alzheimer ihtimali azalıyor. Bana göre kanda hs-CRP düzeyi artışı, insülin yüksekliği, D vitamini ve omega-3 azlığı ile de Alzheimer hastalığının az ya da çok ilişkisi var. Kısacası alzheimer’e de teslim olmak yok. Genetik mirasta yazılı da olsa yaşam tarzımıza dikkat etmemiz işe yarayabiliyor.
BİR SORU
GENETİK TESTLER GÜVENLİ Mİ?
Doğru yapılıp dikkatle değerlendirildiklerinde genetik testler de diğer laboratuar testleri kadar güvenlidir. İster kan, ister tükürük, ister amnios sıvısında yapılsınlar, genlerinizdeki gizli sağlık bilgileri sizin ya da çocuğunuzun geleceğine yönelik önemli bilgiler verebilir. Bu bilgiler bir taraftan ileride yakalanabileceğiniz sağlık sorunlarını daha bugünden belirlemeye yardımcı olurken diğer taraftan mevcut sağlık sorunlarınızın çözümüne (hatta tedavisine, tedavide kullanılacak ilaçların seçimine, dozlarının ayarlanmasına) yardımcı olabilir. Bütün mesele doğru testleri seçip süreci doğru yönetmek, edinilen bilgileri doğru yorumlamak. Eğer tükürük testi ile yapılacak SNP bazlı bir genetik taramayı tam bir “genetik check up” gibi kabul ederseniz yola yanlış bir noktadan ve çok “pahalı” başlamış olursunuz. Aynı testleri diğer fiziksel ve biyokimyasal analizlerle birlikte değerlendirmeyi becerebilirseniz obeziteden kalp damar hastalığına, tip 2 diyabetten kemik erimesine, kalp krizi riskinden inme tehlikesine, akciğer, kalın bağırsak, prostat, mide kanseri tehdidinden beslenme biçiminize kadar pek çok şeyi yorumlama şansı elde edersiniz. Özetle bu testlerin ne için yapıldığı -neyin hedeflendiği-, yetkili bir uzman tarafından değerlendirilip değerlendirilmediği en az testlerin kendisi kadar önemli bir noktadır. Sürecin ne “fiziksel genetik sağlık programı”, ne de “genetik check up” gibi tanımlamaması gerekir. Özellikle tükürük örneği alınarak yapılan DNA analizlerinin vereceği sonuçlar fazla büyütülmemelidir.
22.09.2014