KADINLARIN YENİ DERDİ: AKCİĞER KANSERİ
Kanser vakaları artıyor. Üzülerek belirteyim ki önümüzdeki yıllarda kanser sorunu ile daha sık yüzleşeceğiz. İçimiz daha çok acıyacak, canımız daha çok sıkılacak. Kanser patlamasının tek nedeni çevremizin bir “kanser çöplüğü” ne dönüşmesi değil. Yaşam tarzı yanlışlarımız da önemli bir faktör. Kötü alışkanlıklarımız (alkol, sigara), yanlış beslenme, hareketsiz hayat da kansere davetiye çıkarıyor. Kanserlerdeki artış biz doktorları da üzüyor. Özellikle akciğer kanserindeki artış hızı bizi tedirgin ediyor.
Akciğer kanseri erkekler arasında da çoğalıyor ama kadınlardaki artışın erkeklerden çok daha yüksek olması dikkati çeken bir ayrıntı. Uzmanlar bu durumdan önce sigarayı sorumlu tutuyor. Başka nedenleri (radon gazı, asbest zehirlenmesi, kirli hava) olsa da akciğer kanserlerinin en az %80’i sigaraya bağlı. Sigara içme süresi uzayıp içilen sigara miktarı arttıkça ve yaş da ilerledikçe bu olumsuz ilişki daha bir netleşiyor. Hiç sigara içmeyenlerde %5’i bulmayan akciğer kanserine yakalanma riski, günde bir paket içenlerde %60’a, iki pakete ulaşanlarda ise %200’lere varıyor. Sigara içen bir kadının akciğer kanserine yakalanma riski, içmeyenlere göre yüz kat fazla.
SİGARA BÜYÜK TEHDİT!
İsterseniz lafı uzatmadan sonuca gelelim: Son yıllarda kadınlar da erkekler kadar sigara içicisi oldular. Benim çevremde de erkeklerin çoğu sigarayı bıraktı, kadınlar içmeye devam ediyor. Son yıllardaki patlamanın nedeni bu tatsız gelişmeden başka bir şey değil. Oysa hangi yaşta olursanız olun sigarayı bırakmanız kanser riskini düşürmeye yetiyor. Sigaranın “kanser yapıcı etkisi” neredeyse 5-10 yıl içinde sıfırlanıveriyor.
Bu arada şu notları da hatırlatalım: Sigara içen biriyseniz, “balgamda kan görülmesi” tekrarlayan ya da uzun süren öksürük dönemleri, nefes darlığı, özellikle de sırtta kürek kemiklerinin arasındaki bölgede başlayan ağrılar uyarıcı işaretlerdir. Hele bir de bunlara eşlik eden kilo kaybı, yorgunluk, halsizlik, iştahsızlık, terleme, solukluk gibi işaretler varsa en kısa zamanda bir doktora görünmelisiniz.
BİR NOT
NEDEN UYKUSUZUZ?
Uykusuzluk yaygın ve önemli sağlık sorunlarımızdan biri. Yaşı elliyi geçen ve şehirde yaşayan her iki üç kişiden biri uykusuzluktan yakınıyor. Kiminin uykuya dalamama, kiminin de gecenin ortasında uyanıp uykuya yeniden geçememe sorunu var. İki grup arasında ne kadar yoğunluk farkı var bilmiyorum ama ikisinin de farklı sebeplerinin olduğunu söyleyebilirim. Sorun başınızı yastığa koyunca uykuya geçebilme güçlüğü ise anksiyete (gerginlik) veya hızla akan düşüncelerdendir. Gün içinde çok yoğun çalışan, çalışma saatlerini –işini/işle ilgili düşüncelerini- evine de aktaranlarda bu “hızla akan düşünceler ve işle-güçle ilgili endişe/kaygı halleri” uykuya geçişi güçleştirebiliyor. Gecenin ortasında uyanma ve makul bir süre içerisinde yeniden uykuya dönememe de yaygın bir uyku sorunu oldu. Buna kronik ağrısı olanlarda zaten rastlıyoruz ama uyku bölünmesi depresyon ile mücadele edenlerde sık görülen bir işaret. Özellikle gecenin ortasında cin gibi uyanmalar, sonra da uykuya yeniden dalamamalar başlangıç halinde bir depresyonun ilk işareti olabiliyor, aklınızda olsun. (Burada kısa bir bilgi daha vermemiz lazım: Tekrarlayan uykusuzluk atakları da daha sonra depresyona yol açabiliyor, yani uykusuzluk depresyonun belirtisi de, nedeni de olabilir, dikkatli olun.) Uyku sorununuz varsa lütfen ciddiye alın, önemsememezlik hatasına düşmeyin. Uyku sadece “dinlendiren” değil, “yenileyen” ve “tamir eden”, hatta “iyileştirebilen” bir fizyolojik ihtiyaçtır. Sadece süresi değil, kalitesi de önemli bir süreçtir. Günde sekiz saatten hesaplarsanız ömrünüzün üçte biri uykuda geçiyor, bu kadar uzun bir zaman diliminin hakkını verip hesabını sormak gerekiyor. Not: Uykusuzluk yapan yanlışlar listesine “geç saatlerde bilgisayar-tablet meşguliyeti, televizyon seyirleri, gece ziyafetleri ve kontrolsüz/aşırı alkol tüketmeleri” de ilave ediniz.
HATIRLATMA
UYKUSUZLUK BELLEĞİ BOZAR
Yaş ilerledikçe sıklığı artan iki önemli sorun var: Biri “uykusuzluk”, diğeri “bellek zayıflaması”. Bu ikilinin birbirini beslemesi, özellikle uykusuzluğun bellek kaybını hızlandırması ise çok ciddi bir problem. Geceleri iyi uyuyamayan kronik uykusuzların çoğu yaşıtlarına göre daha unutkan. Uzmanlar bu ilişkiyi stres hormonlarındaki değişimlerle açıklıyorlar. Nedeni şu: Uykunun stres hormonlarını azaltarak belleğe dolaylı da olsa ciddi bir yarar sağladığı kesin. Özellikle uykunun ilk 4-5 saatinde stres hormonlarının düşmesi bellek müzikalinin şefi hipokampusun rahatlamasını sağlıyor. Tersi durumda yani uykusuzluk halinde stres hormonları artıyor ve hipokampusta hasar başlıyor, bellek güç kaybediyor. Uyku bellek ilişkisi sadece bununla da sınırlı değil. Öğrenilenlerin ve kaydedilen bilgilerin bellekte pekişmesi için de iyi bir gece uykusu şart. Eğer gece uykunuz yeterli ve kaliteli değilse öğrendikleriniz hafızanıza iyice yerleşemiyor. Dolayısıyla kolayca unutuluveriyor, zor hatırlanıyor. Uykusuzluğun dikkat kaybına yol açtığı, konsantrasyonu bozarak bilgilerin bellek sistemine kaydını güçleştirdiği de dikkate alınırsa iyi bir gece uykusunun neden bellek için ne kadar önemli olduğu daha iyi anlaşılır.
AKLINIZDA OLSUN
ERKEK DEPRESYONUNA DİKKAT
Özellikle şehirlerde yaşayan erkeklerde sık görülen bazı şikâyetler, daha doğrusu problemler var ve bunlar en çok elli yaş ve sonrasında yoğunlaşıyor. Sıkıntılı, gergin, sabırsız erkekler bunlar. Çabucak öfkeleniyor, olur olmaz zamanlarda alınganlık gösteriyor, aksi, sert, hatta kırıcı koca/baba imajı veriyorlar. Çoğunun uyku sorunları da var. Hep endişeliler! Endişeleri bazen kasvetli olma, hatta depresyon boyutuna varabiliyor. Genelde hep yorgunlar. Sabah işe giderken de, akşam işten dönerken de yorgunlar, hatta akşam saatleri olunca da kendilerini “bitik ve bitkin” hissediyorlar. Çoğu unutkanlık ve konsantrasyon güçlüğünden de şikayetçi. Çoğunun yüzleşmeye veya söylemeye çekindiği ortak bir sorunları daha var: Cinsel isteksizlik. Sorunun hareket/çıkış noktası da burası. Yukarıdaki belirtiler de zaten cinsel isteksizlik ve onun hazırlayıcısı testosteron azalmasıyla ilgili. Çareyi kimi uyku haplarında, depresyon ilaçlarında, kimi ruhsal gevşeticilerde, ginsengde, rhodiolada arıyor ama nafile. Sorunlar yaş ne olursa olsun testosteron eksikliği giderilmeden bir türlü düzelmiyor. Özetle durum şu: Hırçın, alıngan, huzursuz ve sinirli bir tip haline geldiyseniz, uykularınız bozuldu, enerjiniz azaldı, yorgun düştüyseniz, kendinizi mutsuz, umutsuz, endişeli, hatta derin kaygılar içinde buluyorsanız, işinize, evinize, eşinize ilginiz azalmaya başladı, belleğinizin sizi mahcup etme eylemleri sıklaştıysa probleminizin “düşük testosteron seviyeniz” ile ilgili olabileceği aklınızda olsun. Gidin bir laboratuara, testosteron (serbest ve total) seviyenizi kontrol ettirin.
DİKKAT
ÇOCUKLARIMIZ ŞİŞMANLIYOR
Sömestr döneminde benim ve beslenme uzmanlarımın dikkatini çeken bir gelişmeyi gündeme getirmek istiyorum: Özellikle ergen yaştaki çocuklarda (12-14 yaş üzeri) obezite problemi dikkati çekecek şekilde büyüyor. Ailelerin, okul yöneticilerinin, öğretmenlerin ve tabiî ki Milli Eğitim Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı’nın bu konuda biraz daha etkili yaygın, güçlü stratejiler geliştirmelerine ihtiyaç var. Sorun sadece tavsiyelerle çözülecek, okullara tartı aleti koyup diyetisyenleri devreye sokmakla önlenecek bir şey değil. Daha çok bilgilenmek, uygulama ve önlemler için yeni stratejiler oluşturmak gerekiyor. Okul kantinlerinin hali hala içler acısı. Bazı tedbirler alınmadı değil ama ne kadar iyi kontrol edildiklerini bilemiyorum. Okulda verilen yemeklerin, hatta ara öğünlerin de iyi denetlenmesi lazım. Tabiî ki bunlar da yeterli değil. Okullara, müfredata “yaşama sanatı” veya “iyi hayat” dersleri konulması lazım. Çocuklar bu derslerde beslenme, aktivite ve doğru yaşam alışkanlıkları edinme konusunda uygulamalı derslerle bilgilendirilmeli. Bu bilgilerle birlikte beslenme ve aktivite/egzersiz saatleri oluşturulmalı. Okul aile birliklerinin ve ailelerin de bu çalışmaların içinde yer almaları sağlanmalı. Aileler de eğitilmeli. Kısacası geniş ve etkili, cazip, eğlendirici ve öğretici platformlar, fırsatlar oluşturulmalı. Bugün kilo sorunu yaşayan her çocuğumuzun, her gencimizin geleceğin diyabet, hipertansiyon, damar sertliği hastası adayı olduğunu lütfen unutmayalım.
09.02.2015