HANGİ EKMEK?
Ekmek mutfak kültürümüzün ana unsurlarından biri. Temel besin maddemiz bile diyebiliriz. Kesin olan bir şey daha var: Ekmeklerimiz genelde sağlıklı değil. Değil çünkü unlarının seçiminden imalatlarına, pişirilmelerinden dağıtımlarına kadar uzanan bir dizi sorun var. Her şeyden önce şu noktanın altını çizelim: Gereğinden fazla ekmek tüketiyoruz. Bunun ekonomik sebepleri de var elbette ama önemli bir neden de alışkanlık! Alışkanlık demek yerine bağımlılık demek bile mümkün. Çünkü uzun süre ve fazla miktarda tüketildiğinde tıpkı şeker gibi “beyaz ekmek” de zamanla sizi kendisine bağımlı biri haline getirebiliyor.
Başka sorunlar da var. Ekmek üretiminde kullanılan katkılar konusunda da kuşkular söz konusu. Fazla miktarda tuz eklendiğini de söylememiz lazım. Kullanılan yapay mayaların etkisi ise ayrı bir tartışma alanı. Peki, ne yapmalıyız? Ekmeği tamamen sistemden çıkarmamız, yok sayıp unutmamız mı gerekiyor?
EKMEKSİZ OLMAZ AMA…
Bence hayır! Bu “hayır” yanıtının birinci nedeni ekmeği istesek de istemesek de beslenme modelimizden tamamen dışlamamızın mümkün olmaması. Ekmek olmadan doyamayan ve/veya ucuz olduğu için ekmeği beslenme modelinin en önemli parçası haline getiren geniş bir kesim var. Ayrıca ekmekle birlikte tüketildiğinde keyif aldığımız pek çok değerli ve lezzetli besine de (peynir, zeytin, limon suyu eklenmiş tereyağı!) sahibiz. Ekmeği o besinlerle birlikte tükettiğinizde oluşabilecek zararlar da azalabiliyor.
Ekmekten vazgeçmek yerine ekmeğin kalitesini arttırmak ve miktarı azaltmak yoluna gitmemiz lazım. Bunun nasıl yapılacağı da belli. Mümkün olduğu kadar tam tahıllı ekmek üretilecek. Ekşi maya kullanılacak. Eklenen katkı maddeleri, pişirme, dağıtım yöntemleri ile içindeki tuz miktarı ciddi biçimde denetlenecek. Özetle “Ekmeği tümüyle bırakmak!” ekmek yemeyen bir toplum oluşturmak, sanki “olmayacak bir duaya âmin demek” ile eşanlamlı. Yapılması gereken ekmeğimizin kalitesini arttırmak, üretim koşullarını daha ciddi denetlemek, şekerden farklı olmayan beyaz un ağırlıklı ekmeği yavaş yavaş terk etmek ve kendimizi daha az ekmek yemeye, daha az ekmek tüketmeye alıştırmak olmalı.
DİYETİSYENLER NE DİYOR?
Ekmeği azaltma konusuna bazı diyetisyenler pek sıcak bakmıyor. Dayandıkları ana tema “ekmeği bırakırsak B vitaminlerini nereden alacağız?” yaklaşımı. Oysa B vitamininin tek kaynağı ekmek değil. Mesela baklagiller (ki bizim toplumumuzda çok seviliyor, özellikle kuru fasulye ile yapılan yemekler beslenme kültürümüzün önemli bir parçası) ve atıştırmalık olarak kullandığımız kuruyemişlerin her biri birer B vitamini deposu. Üstelik bu iki grup besin de sadece B vitamini değil, ekmekten farklı olarak bitkisel protein, bol miktarda E vitamini ve sağlığa faydalı mineraller (demir, çinko, magnezyum) ile posa/lif, omega-3 yağı, doğal antioksidanlar da var.
SONUÇ
Bana göre bir tabak unla bir tabak beyaz pirinç veya bir tabak tuz, şeker arasında ciddi bir fark yok. Ve çok iyi biliyoruz ki yaşadığımız sağlık sorunlarının özellikle obezite patlaması/göbeklenme, insülin direnci/gizli diyabet/yetişkinlik çağı şeker hastalığı vb. problemlerin arkasında şeker tüketimimizdeki artış kadar un/nişasta tüketimindeki artış var. Özellikle beyaz ekmek tüketimi konusunda sadece ekonomik nedenle değil, bilgisizlik nedeniyle de dikkatsiz davranıyoruz. Bu nedenle fazla miktarda beyaz ekmek tüketimi konusunu gündemde tutmanın hiçbir zararı yok. Tersine faydası var. Gündemde tutalım ki ekmek üreticileri daha faydalı, daha lezzetli, kaliteli ve daha ucuz ekmek üretmenin bir yolunu arayıp bulsunlar.
BENİM ÖNERİM
Bu listede yer alan ekmek çeşitlerini, ölçülü olmak koşulu ile sofranıza getirmenizde ve sağlıklı karbonhidrat kaynağı olarak kullanmanızı öneririm.
· Tam tahıldan yapılmış ekmek (tam buğday, tam çavdar, tam yulaf…)
· Posa içeriği artırılmış ekmek (2 dilim= 1 porsiyonu 3-4 gram lif içeren)
· Tuzu azaltılmış ekmek (porsiyonunda 0.5 g dan az sodyum içeren)
· Ekşi mayalı ekmek
· Renklendirici, tatlandırıcı, koruyucu katılmamış ekmek
· Şeker katılmamış ekmek (özellikle “light” ekmeklere eklenen sükraloz, mısır şurubu…)
· Yağlı tohumlarla zenginleştirilmiş ekmek (keten tohumlu, cevizli, susamlı…)
· Kuru meyvelerle tatlandırılmış ekmek (üzüm, incir, erik, kayısı kurusu…)
· Saklama/dağıtım aşamalarından hijyen kurallarına titizlikle uyulan ekmek
· Organik olma koşullarını yerine getirmiş tahılla yapılmış ekmek
BİR TARTIŞMA
KADINLARA HAKSIZLIK MI YAPILIYOR?
Cinsel işlev bozuklukları yaygın bir sorun. Sadece erkeklerin değil, kadınların da sık yaşadığı bir problem. Ne var ki kadın haklarının özgürce kullanıldığı, kadınların kendilerini kolayca ifade edebildiği ülkelerde bile pek gündemde değil. Ayrıca sağlık sorunlarını ifade etmede erkeklerden daha rahat, açık ve aceleci olan kadınlar konu cinsellik olunca daha muhafazakâr davranıyorlar.
MAVİ MUCİZE!
2000’li yıllara girerken ünlü bir amerikan ilaç firması erkeklerin cinsel fonksiyon bozukluğuna çare olabilecek önemli bir ilacı kullanıma sundu. Erkekler arasında “mavi mucize” diye tanımlanan o ilaçla firmanın iki milyar dolara yakın para kazandığı söyleniyor. Aynı firma daha sonra kadın cinselliğinin de erkekteki gibi kan akımına indirgenebileceği tezinden yola çıkarak ürününü kadınlara satmayı da denedi ama bir sonuç alamadı. Ürün erkekler için harikaydı, kadınlar için olmadı, olamadı.
Bu gelişmeler ilaç üreticilerini kadınlar için de böyle bir ürün üretme çabalarına yöneltti. Pazar büyüktü. Sorun giderek yayılma eğilimi gösteriyordu. Eğer böyle bir ilaç bulunabilirse hem kadınlara bir çözüm/alternatif verilebilecek, hem de üretici firma büyük kazançlar elde edecekti. Tam da bu sırada depresyon için denenen bir ilacın araştırma safhasında kadınların cinsel arzu ve zevk alma duygularını ciddi biçimde etkilediğinin farkına varıldı: FLİBANSERİN!
Üretici firmaya göre Flibanserin arzu ve zevk alma duygularını yöneten beyin devrelerinde serotonin ve dopamin düzeylerini değiştirip beyindeki biyolojiyi etkileyerek cinsel isteksizlik sorununu önemli ölçüde ortadan kaldırıyordu. Bu bir anlamda sosyal ve psikolojik nedenlerle de olsa beyin biyolojisindeki değişikliklerle kadınlardaki cinsel fonksiyon bozukluğu sorununun azaltılabileceği, en azından yönetilebileceği anlamına geliyordu. Sonuç mu?
FDA NE DİYOR?
Sonuç beklendiği, daha doğrusu üretici firmanın istediği gibi olmadı. Olmadı çünkü Amerikan Besin ve İlaç Dairesi (FDA) eldeki bulguların doğru olabileceğini ama ilacın kullanımı ile ilgili güvenlik sorunlarının bulunduğunu ve bunların aşılamadığını düşünüyor. Flibanserin üreticilerinin üst üste yaptığı müracaatları da bu gerekçe ile sürekli geri çeviriyor. Bu “tekrarlanan geri çevirmeler” bazı kadın örgütlerinin dikkatini çekti. Çünkü onlara göre bu kadın haklarına yönelik bilinçli bir engelleme hatta bir müdahaleydi, FDA erkeklere on yıldan uzun bir süre önce sağladığı avantajı kadınlardan esirgiyordu.
FDA’nın mı, yoksa kadın hakları savunucularının mı haklı olduğunu önümüzdeki süreçte anlayabileceğiz ama kesin olan şu: Konuştuğum psikiyatr ve kadın doğum uzmanlarına göre cinsel fonksiyon bozukluğu kadınlar için de en az erkekler kadar önemli bir problem ve büyüme eğiliminde. Erkeklere sağlanan “ilaç imkânı”nın kadınlara da sağlanması, daha doğrusu kadınların da bu konudaki sorununa çare üretilmesi gerekiyor. Ben FDA’nın feministleri kızdıran bu tutumunu salt bir nedene dayandırdığını sanmıyorum. Gerçi FDA’nın da verdiği bazı izinler nedeniyle sabıkaları yok değil ama kurum hala dünyanın en ciddi ve etkili ilaç değerlendirme organizasyonu olma gücünü sürdürüyor. Bekleyelim görelim.
02.03.2015