ÜÇ SORU ÜÇ CEVAP
Besinler ve besin destekleri çok konuşulan, biz sağlık profesyonellerine sık sorulan konular… Bu nedenle çok sık gündeme getiriyoruz, bugünkü menümüzde de yine onlar var. Glukozamin, omega-3 ve biotin konusunda kafanıza takılan sorulara Yaşasın Hayat Ekibi’nden Dr. Evren Altınel yanıt veriyor. Buyurun…
GLÜKOZAMİN KIKIRDAĞI KORUR MU?
Eklem ağrıları ve yarattığı hareket kısıtlılığı orta yaşlardan itibaren hayatımızı etkilemeye başlıyor. Aslına bakarsanız yalnızca yılların yol açtığı yıpranmalar değil sık ve zorlayıcı antrenmanlar yapmak da başta diz eklemleri olmak üzere bütün taşıyıcı sistemi zorluyor. Ortaya çıkan ağrıları dindirmenin bir yolu çeşitli etki mekanizmalarına sahip ağrı kesicileri kullanmaksa diğeri bazı destek ürünleri denemek oluyor. Bunlar içerisinde en yaygın tüketileni glükozamin isimli doğal bileşen.
Vücudumuzda doğal olarak da bulunan glükozamin, şeker ve glütaminden oluşmuş protein benzeri bir maddedir. Görevi hücreler ve dokular arasında bağ kurmaya yarayan yeni moleküllerin üretimine katkıda bulunmak. Yaşımız ilerledikçe vücudumuz yeterince glükozamin üretememeye başlar. Bu durum eklemlerimize yansır. Eklem aralıkları daralmaya, eklem yüzeyini kaplayan kıkırdak doku jele benzeyen kaygan yapısını yitirmeye başlar. Kısacası amortisörlerimiz yıpranır ve eskir!
Geçen ay ünlü tıp dergisi Lancet’de yayımlanan bir makalede glükozamin ile ilgili yeni bir araştırmanın sonuçları yer aldı. Şimdiye kadar glükozamini bir tür ağrı kesici gibi düşünerek öneren hekimlerin de kullanıcıların da bilmesinde yarar olan sonuçlara göre glükozamin yıpranan kıkırdak dokusunu onarıyor, kayganlığı koruyor ve tabii ağrıyı da azaltıyor. Üç yıl süreyle, günde 1500 mg glükozamin verilen denek grubunun plasebo verilen diğer grupla karşılaştırıldığında dizlerindeki eklem aralığını koruması ise bu desteğin ne denli etkin olduğunun en büyük kanıtı. Özetle glukozamin doktor denetiminde, doğru doz ve süreyle kullanıldığında faydalı olabilecek bir doğal destek.
OMEGA 3 KANSERİ TETİKLER Mİ?
Kafalar fena halde karışık. Ve şı soruya yanıt aranıyor: Omega 3 prostat kanserine iyi mi geliyor yoksa şiddetlendiriyor mu? Araştırma sonuçları birbirlerine karşıt izlenimi veren sonuçları ile bilim dünyasını kutuplara ayırırken hastaları da şüphede bırakıp kaygılandırıyor.
2013 yılında, Journal of the National Cancer Institute dergisi, kanda yüksek oranlarda Omega 3 bulunanlarda prostat kanseri riskinin % 71 daha yüksek olduğunu bildiren bir makale yayımlamıştı. Çalışmanın yöneticisi Dr. Alan Kristal “besin desteklerinin zararlı olabileceğini, yarar sağlayacak derken geri tepebileceğini ve kontrolsüz kullanmamak gerektiğini bu çalışma sayesinde bir kez daha söyleme fırsatı bulduklarını” bildirmişti.
Washington Üniversite’sinden Dr. Kathryn Meier’in yönettiği bir araştırma grubu ise yeni bitirdikleri çalışmanın sonuçlarını yayımlayarak bu savı çürütmeye çalışıyor. Meier, “ortaya çıkardıkları yeni bir mekanizma sayesinde Omega 3 yağ asidi olan eikozapentanoik asit (EPA) ve dokozahegzanoik asidin (DHA) kanser hücrelerinin gelişimini nasıl engellediğini açıklayabildiklerini” bildiriyor. Omega 3 yağ asidi molekülleri, serbest yağ asidi almaç4=free fatty acid receptor4 (FFA4) adındaki reseptörlere (almaç) bağlanarak adeta kanserli hücrelerin büyümesini engelleyen bir sinyal oluşturuyor.
Prostat kanseri, EPA veya DHA eklenmeden önce kanserli hücreleri aktive etmesi için lizofosfatidik asit (LPA) ile tedavi ediliyor. Bilim adamları, eğer LPA’dan önce EPA (ama DHA değil) verilirse 48. ve 72. saatlerdeki kontrollerde, canlı kanser hücresi sayısının azaldığını belirtiyorlar. Hızla gelişen bu sonucu, EPA’nın FFA4’ü aktive etmesine ve bu sayede kanserli hücrelerin büyümesine engel olmasına bağlıyorlar. Özetle omega-3 destekleri kanseri tetiklemek bir yana “KANSERDEN KORUYUCU” bir işlev bile üstlenebiliyor.
Biz omega 3 desteğini bol bol balık yiyerek mi sağlamak daha doğru yoksa Omega 3 hapı mı yutmalı diye tartışaduralım, bilim dünyası karşımıza yeni yeni sorular çıkarıyor ve şimdiye kadar besin desteği kapsamında değerlendirilen birçok doğal madde ilaç gibi kabul edilmeye başlanıyor. Mesela “reçete ile satılan” omega-3 ürünleri en önemli örnekler. İşte tam da bu nedenle, besin desteklerini de, ilaçlar gibi doktorunuza danışmadan kullanmamanın en akılcı yol olduğu kesinleşiyor.
BİOTİN SAÇI GÜÇLENDİRİR Mİ?
Son zamanlarda adından sıkça söz ettiren desteklerden biri de biotin, nam-ı diğer H vitamini ya da bazı kaynaklarda belirtildiği üzere B8 vitamini. Hakkında çok konuşulmasının başlıca nedeni ise saç ve tırnak sağlığı üzerindeki olumlu etkileri. Oysa onun daha pek çok marifeti var.
Suda eriyebilen biotinin sekiz farklı formu olsa da içlerinden sadece biri, D-biotin bir vitaminin sahip olması gereken özellikleri taşıyor.
Biotin, vücudumuzun ana enerji kaynağı olan glikozun üretiminde rol alıp gıdaların glikoza çevrilmesine destek oluyor. Tip II şeker hastalığında kan şekeri düzeyinin ayarlanmasından bir ölçüde sorumlu. Yağ asitlerinin ve amino asitlerin üretiminde yer alarak protein sentezine de katılıyor. Saç kökleri ve tırnak hücrelerinde amino asit/protein metabolizmasını etkinleştirerek saç ve tırnakların sağlıklı bir biçimde oluşumuna destek oluyor. Deri ve mukozanın bütünlüğüne katkı sağlıyor. Bu özelliği sayesinde, kolay kırılan, zayıf, seyrek ve mat saçlara sahip erişkinlerde ve üzerleri kabuklanan, pullanan egzaması olan çocuklarda etkili oluyor. Sinir sisteminde protein sentezine yaptığı yardımla normal fonksiyonların korunmasına da katkısı var.
Uzmanlara göre günde 40-50 mikrogram biotin almak yeterli ve biotin eksikliği çok nadir görülen bir durum. Sindirim sisteminde, bakteriler yardımıyla sentezlendiği için sadece damar yolundan beslenmek zorunda olanlarda, kronik barsak hastalıklarında, hemodiyaliz yapılanlarda, şeker hastalarında ve nadiren gebelikte biotin yetersizliği görülebiliyor. Eksikliğinde saç dökülmesi, kuru ve pul pul dökülen cilt, dudak kenarlarında ağrılı çatlaklar, şiş ve kızarık dil, göz kuruluğu, iştah kaybı, uyku sorunları, yorgunluk ve hatta depresif bir ruh hali bile görülebiliyor.
Biotinden en zengin üç gıda gündelik yaşantımızda çok da sık tükettiğimiz ürünler değil: Karaciğer (100 gramı 100 mikrogram biotin içerir), böbrek ve maya… Ancak yumurta sarısı, fındık, ceviz, soya fasulyesi ve tahıllar da epeyce güçlü biotin depolarıdır. Laboratuvar tekniklerinin ilerlemesiyle kanda biotin düzeyinin ölçülebilmesi ve bu sayede eksikliğinin kolayca saptanıp gerektiği kadar yerine konabilmesini de sağladı. Beslenme planınızda biotin kaynaklarına da yer verirken saçlarınız ve cildinizle ilgili sorunlarınızı doktorunuzla paylaşmayı ihmal etmemenizde fayda görüyorum.
28.07.2015