TAT MI, KOKU MU ÖNEMLİ?
Aklımıza bir şeyler yemek gelince önce karnımızı doyurup açlık duygumuzu gidermeyi hedefleriz. Lezzet daha sonra gelir. Sonra gelir ama emin olun en az karnı doyurmak kadar mühim bir meseledir, bu nedenle üzerinde azıcık kafa patlatmak gerekir. Merak ediyorsanız buyurun…
Lezzet birçok bileşenden oluşur. Yiyeceğin tadı, sunum tarzı, yemek masasının havası ve tabiî ki yemek yenilen ortamın ambiyansı lezzeti etkileyen belirleyicilerdir. Bugünkü konumuz sadece baştaki mevzu. Yani lezzet bileşenlerinden birincisi, “tat” konusu. Tat dendi mi akla bence iki şey gelmeli. Bir, yiyeceklerin dilimizde bıraktığı beş farklı duygu; iki, yemekten, yiyecekten yayılan aroma, yani o hoş koku. Tat duyusunu ve tatları hepimiz biliriz: Acı, ekşi, tuzlu, tatlı! Son yıllarda bunlara bir de uzak doğu tadı eklendi: Umami! Meraklısı araştırsın, öğrensin, bence önemli bir tat değil. Yiyeceklerin dilimizde oluşturdukları temel tatlar standart da değildir. Onların da az tuzlu, tatlı, ekşi, acı ya da çok tuzlu, tatlı, acı, ekşi olanları var. Ama her halükarda tatların yoğunluğu ne olursa olsun acı, tuzlu da, ekşi, tatlı da ısıdan etkilenmez. Oysa “burunla algılanan lezzet”, yani “uyarıcı koku”, diğer adıyla “aroma” dediğimiz şeyse ısıdan fevkalade/fazlasıyla etkilenen bir faktör. Bir yiyecek/içecek ne kadar çok ısıtılırsa, yani o yiyeceğin ısısı ne kadar yüksek olursa aromanın esas belirleyicisi “uçucu yağlar” o kadar fazla miktarda serbest kalacağından kokudan/aromadan kaynaklanan duygu durumu da o kadar güçlenir. Dolayısıyla yiyeceğin lezzeti de dayanılmaz hale gelir. İskender kebap sever misiniz bilmem. Ben severim! En çok da, neredeyse yanma derecesine gelmiş tavadaki o cızır cızır tereyağının dönerin üzerine eklenirken oluşturduğu kokuyu/aromayı özlerim. Bence İskender kebabı diğerlerinden farklı kılan da budur. Uçucu yağlardan zengin tereyağının tavada olabildiği kadar yüksek ısıda ısıtılması neticesi ortaya çıkan yoğun uçucu yağ kokusudur, İskenderi daha çok yediren de, sevdiren de üzerine eklenen tereyağındaki uçucu yağların yoğunluğudur. Bana sorarsanız halkımıza tereyağını zeytinyağından daha çok sevdiren, “ben pilavın ille de tereyağlısını isterim arkadaş!” dedirten de aynı şey, yani tereyağının uçucu yağlardan zengin yapısıdır. Üzülerek belirteyim, zeytinyağının böyle bir mahareti maalesef yeterince yok. Var olan uçucu yağlar da fabrikasyon işlemleri sırasında uçuuup gidiyor. Gelelim özete… Prensip şu: Aromalı yiyecek içeceklerin lezzetleri ısıtmayla artar. Bu nedenle sofraya gelen her sıcak yemek, her sıcak içecek sohbeti, muhabbeti daha bir güçlü kılar. Üzerinde dumanı tüten sıcak bir kahvenin soğuk kahveden farkı da esasen bundandır. Başlıktaki sorunun cevabına gelince… Ne tat kokudan ayrılır, ne koku tattan, biri su, biri undur, birleşmelerinden oluşan şeyse lezzet hamurudur ve o hamurdaki suyu (tat) ve unu (koku) birbirinden ayıramazsınız.
BİR SORU
BB KREM Mİ, CC KREM Mİ?
Krem deyip geçmeyin, en az kırk çeşidi var. Daha doğrusu vardı. Şimdi bunlara önce kırk birincisi, BB kremler, sonra da kırk ikincisi CC kremler eklendi! İsterseniz konuya BB kremlerden girelim… BB nin açılımı “Blemishb Balm”dir, Türkçemizde “kusur merhemi” anlamındadır. BB kremleri diğer kremlerden ayıran birçok özellik vardır ve bunların çoğu aynı anda gerçekleşmektedir. İyi bir BB krem cildi nemlendirir, canlandırır, ipeksi bir parlaklık ve aydınlık kazandırır. Aynı zamanda kızarıklıkları ve ufak lekeleri (yani bazı ayıpları da) kapatır. Bitmedi, güneşe karşı da koruma sağlar. CC kremlere gelince… Bunlar güzellik sektörünün son numaraları diyebileceğimiz ürünler. CC’nin açılımı “Color Correcting”, yani “renk düzeltici”dir ve üreticilerin buradaki temel amacı cildinizdeki ton eksikliklerini gidermektir. Bunların da BB kremler gibi marifetleri saymakla bitmez. Renk/ton farklılıklarını düzeltme yanında güneşten korunma, yaşlanmayı geciktirme ve kırışıklıkları azaltma, nemlendirme ve farklılıkları kapatıp örtme gibi marifetleri de vardır. Bunların özellikle uzun süreli kullanımda BB kremlerden bir gömlek daha üstün oldukları söyleniyor. Peki, hangisini almalı ya da BB den mi, CC den mi başlanmalı? Bana sorarsanız bu kararı vermeden önce bir dermatologla, özellikle de “dermokozmetik” alanıyla ilgili bir dermatologla konuşmanız iyi olur. Çünkü her cilt farklıdır. Her cilt farklı ürünlere farklı yanıtlar verir. Eğer cildinizi iyi tanırsanız alacağınız ürünlerden daha çok faydalanma şansınız olur.
BİR NOT
GLUKOZAMİN ŞEKERİ YÜKSELTİR Mİ?
Aynı soruyu şöyle de sorabiliriz: Glukozamin şeker hastalarına zarar verebilir mi? Glukozamin artriti olanlara yardımcı olsun, ağrıları azalsın diye üretilen doğal desteklerden biri, belki de birincisi. Glukozaminle ilgili ilk yazıyı iki binli yılların başında (on beş yıl evvel) yine bu köşede yazdığımda pek çok meslektaşımdan “etkinliği kanıtlanmamış şeylerle halkın kafasını karıştırmakla” suçlandığımı çok iyi hatırlıyorum. Tıbbiyede nasıl birer “ilaç tutkunu hekimler” olarak yetiştirildiğimizi iyi bildiğimden bu eleştirilere o zaman da hiç alınmadım. Zaman beni haklı çıkardı. Şimdilerde dizim ağrıyor, belim tutuluyor, boynum kasılıyor diyen birine glukozamin önermemek ayıp oldu. Hatta öyle ki sadece eklem ağrılarından şikâyet edenlere değil, yaşı ilerleyince bu tür sorunlardan uzak kalmak isteyenlere, fazla kilosu olup da diz ve kalça eklemlerine aşırı yük bindirenlere, spor yaparken eklemlerini korumak isteyenlere de glukozamin tavsiye edilir oldu. Hemen belirteyim: Piyasada satılan glukozaminlerin hepsi aynı değil. Çoğu maalesef etkili olmuyor. Bazı ürünlerin içinde glukozaminin varlığından bile kuşkulanıyorum. Ayrıca glukozamin mideye dokunan, şişkinlik, gaz, ishal gibi sorunlar yaratabilen bir doğal destek. Neyse ki glukozaminin de alternatifleri geliştirildi. Yumurta kabuğu kaynaklı GAGlar ve Amerika’da reçeteyle satılan kateşin kökenli flavocoxoid içeren ürünler de bunlara eklendi. Yakında Curcuma Longa/Curcumin esaslı ağrı kesici, ödem azaltıcı, iltihap baskılayıcı doğal antiromatizmaller de hizmetinizde olacak gibi görünüyor. Gelelim glukozaminin kan şekerini yükseltip yükseltmeyeceği konusuna… Glukozamin vücudumuzda zaten doğal olarak bulunan bir madde. Kıkırdak ve kemik gibi dokulardaki glukozamin ve GAGların yapısında zaten var. İşini görebilmesi için o da insüline ihtiyaç duyuyor. Glukozaminin hücre içine girmesi insülin tarafından uyarılan glukoz taşıyıcı proteinler sayesinde oluyor. Ama ben lafı uzatmadan hemen sonuca geçeyim: Güvenilir pek çok araştırma gösterdi ki glukozamin kullanımının kan şeker seviyelerini olumsuz yönde etkilemesi –en azından elimizdeki mevcut veriler dikkate alınırsa- pek mümkün gibi görünmüyor. Ama ben prensip olarak bu ürünü şeker hastalarına tavsiye etmiyorum. Kullanmakta ısrar edenlerin de glukozillenmiş hemoglobin (hbA1c) seviyelerini daha sık kontrol ettirmelerini öneriyorum. Aynı şekilde insülin direnci olan hastalarımı da glukozaminden uzak tutuyor, onlara kurkumin, flavocoxoid veya yumurta kabuğu esaslı GAGları tavsiye ediyorum.
ÖNEMLİ
LÜTFEN BİRAZCIK UYKU!
Güzel bir gece uykusu sizi sadece dinlendirmez, sağlığınızın da belirleyicilerinden biridir ve doğru beslenmek, düzenli egzersiz yapmak, stresi akılcı yönetmek kadar önemlidir. Ne var ki ne siz, ne de biz doktorlar öneminin yeterince farkında değiliz. Oysa uykusuzluk en az kötü beslenme, hareketsizlik, yoğun stres baskısı kadar önemli bir problem. Çoğumuz uykuya dalamamaktan veya her gece 3-5 kez uyanmaktan şikayetçiyiz. Aramızda sabahın köründe “pat” diye uyanıp günün ağarmasını bekleyenler de var. Diğer taraftan uyuduğunu zannedip uyumayanlar (kaliteli uykuya hasret kalanlar), çoğu geceyi kâbuslar, kramplar, ayak bacak ağrıları, yanmalar, uyuşmalarla tamamlayanların da bir hayli fazla. Kısacası “uyku sorunları” en az obezite, stres, depresyon kadar yaygın problemler olma yolunda.
Diğer taraftan uykusuzluk bizi sadece hasta etmiyor, hayat kalitemizi de bozabiliyor. İyi bir gece uykusu uyumamışsanız aile düzeniniz de, iş hayatınız da, sosyal ilişkileriniz de tehdit altına girebiliyor. Uykusuz bir gecenin sabahında eşinizle daha kahvaltıda itişip kakışma ihtimaliniz, ona kırıcı bir şeyler söyleme olasılığınız daha yüksek. Diyelim ki evi atlattınız. İşyerinizde yorgun ve demotive kalacağınız için yeterince verimli olamayacaksınız, hatta iş kazalarına bile yol açabileceksiniz. Bitmedi! O uykusuz geceyi izleyen gün trafikte kaza yapma ihtimalinizin de daha yüksek.
Uykusuzluğun sadece sosyal yaşamı değil, sağlığı bozduğu da kesindir. Uyku problemi olanlarda kalp hastalığı, felç, diyabet, hipertansiyon, bunama, kanser daha sık görülüyor. Uykusuzların kilo alma ihtimali daha fazla, obezite riskleri daha yüksek. Gastrit, kolit, reflü, baş ağrısı ve eklem ağrılarına yatkınlığı arttırdığı da kesinleşti. Yeteri kadar iyi uyuyamıyorsanız cinsel hayatınızın da kısa bir süre sonra alt üst olacağından emin olabilirsiniz (Uykusuzların daha az cinsel ilişkiye girdiğini gösteren çok sayıda bilimsel yayın var).
Üzülerek belirteyim ki yukarıda da yazdığım gibi ne siz uykusuzlar, ne de biz doktorlar uyku probleminin önemini hala yeterince kavrayabilmiş değiliz. Ama yine de elimizde bazı ümit ışıkları var. Son yıllarda bazı nörolog ve psikiyatristler bu alanda yoğunlaşmaya başladılar. Uykunun fizyolojisi ve psikolojisiyle ilgilenen uzmanların ve kliniklerin sayısı arttı. Netice şu: Güzel bir gece uykusu vazgeçilmezlerinizden biri olmalı, uykunun sadece süresi değil, kalitesi de ciddiye alınmalıdır. Sağlıklı bir hayat sürmek istiyorsak “iyi uyumak” zorundayız. Özellikle yaş kırkı geçince uykusuz geçen gecelerin faturası zannettiğimizden çok daha ağır olabiliyor.
BİR SORU
UYKUMUZ NEDEN BÖLÜNÜR?
Çoğumuz yaşlandığımızı geceleri daha sık tuvalete gidip gelmeye başlayınca fark ederiz. Bu aynı zamanda tıbbi bir bilgidir. Biz doktorlar gece sık sık uyanıp tuvalete gitme ihtiyacına “noktüri” adı veririz. Ne yazık ki noktüri yaşı elliyi geçenlerde –kadın-erek fark etmiyor- uyku kaybının ya da bölünmelerinin en yaygın nedenlerinden biri. Hele hele yaş yetmişi geçti mi her üç kişiden ikisi bu sorundan etkilenir. Eğer gece boyunca 5-6 kez tuvalet ihtiyacı nedeniyle bölünüyorsa bu sizi “uyku yoksunu” ve “gündüz yorgunu” biri haline getiriveriyor. Yaşlandıkça geceleri daha sık tuvalete gitme ihtiyacının ilk nedeni bedenlerimizin sıvıyı tutmaya yarayan antidiüretik hormonu daha az üretmesidir. Bu hormonun üretimi azalınca gece daha fazla idrar üretir ve biriktiririz. Dolayısıyla idrara çıkma ihtiyacımız sıklaşmaya başlar. Diğer taraftan idrar torbamız (mesane) biz yaşlandıkça kapasitesini azaltıp idrarı tutma yeteneğini yitirir. Bu da önemli bir faktördür. Yaş ilerledikçe mesaneyi etkileyen tıbbi rahatsızlıklara (sistit, prostatit, prostat bezi büyümesi gibi) yakalanma ihtimali de artmaktadır. Yaşlılığa bağlı gece tuvalet ziyaretlerinin sıklaşmasının başka nedenleri de var. Yaş ilerledikçe kalp yetmezliği, şeker hastalığı, uyku apnesi gibi sık idrara çıkmaya zorlayan problemlerde de artış oluyor. Diğer taraftan çoğu yaşlı şu veya bu nedenle (mesela hipertansiyon) idrar söktürücü ilaçları kullanmak zorunda, bu ilaçlar tuvalet ziyaretlerini sıklaştırıyor. Akşamları alınan alkol ve kafeinli içeceklerin de önemli birer uyku düşmanı olabilecekleri unutulmamalı. Kısacası yaşlılığı içine alan kocaman bir çember gece uykularımızı olumsuz yönde etkileme konusunda bir oldukça etkili.
28.09.2015