BEYNİN SEVMEDİĞİ 4 BESİN

Beslenmemiz her organ gibi beynimizi de etkiler, onu da olumlu veya olumsuz etkileyen gıdalar var. Olumluları öğrendik: Beynimiz B12 vitamini, omega-3 yağları, kolin, folik asit gibi maddelerden zengin besinlere bayılıyor. Peki, beynin hoşlanmadığı besinler neler? Onu neler zora sokuyor? Buyurun…

 

  1. Meyve suları: Meyve suları yoğun şeker içerikleri nedeniyle kanda şeker ve insüline ani zıplamalar yaptırıyor. Neticede mizaç ve huy değişimlerimiz oluyor. Üstelik bu olumsuz etkiler sadece gazlı, kolalı, fruktoz şuruplu, renkli ve boyalı meyve sularıyla da sınırlı değil. Sabah kahvaltısında “sağlığıma iyi gelir” beklentisiyle yudumladığımız bir bardak portakal suyu da beynimiz için sağlıksız bir içecek olabiliyor. Nedeni içindeki yüksek fruktoz oranı. Kısacası taze sıkılmış bile olsalar fazla miktarlarda içildiklerinde hızlı ve aşırı fruktoz yüklenmesi yaptıkları için meyve sularına da dikkat etmemiz lazım. Özellikle hipoglisemik biriyseniz aman dikkat!
  2. Kızartılmış yiyecekler: Beynin hoşlanmadığı besinler dendi mi kızartmaları da asla unutmamak lazım. İster sebzeleri, etleri, ister hamur işlerini kızartın fark etmiyor; her türlüsü (sadece mideniz ve kalbinize değil), beyninize zarar verebiliyor. Özellikle yağda kızartılan şekerli, unlu yiyeceklerden uzak durun. Tabi bir de dışarıda yemek yediğinizde kızartmaları hemen pas geçin. Çünkü ev dışı kızartmalarda kullanılan yağlar en az 3-5 kez kullanılabiliyor.
  3. Trans yağlı ürünler: Trans yağlar son yılların en tehlikeli sağlık düşmanlarından biri. Kilo sorunundan kansere kadar pek çok sağlık probleminde başrolde onların olduğu anlaşıldı. Farklı merkezlerde, farklı nörologların yaptıkları araştırmalarla da gösterildi ki vücudunuza giren trans yağ miktarı arttıkça beyniniz küçülüp bilişsel beceri gücünüz zayıflıyor. Trans yağları fazla tüketenler bellek testlerinde de sınıfta kalıyor.
  4. Pirinç ve un: Bellek düşmanı gıdaların ilk dördüne şeker kadar beyaz un ve pirinci de eklememiz lazım. Her ikisi de şekerden farksız besinler. Abartıldıklarında onlar da kan şekerinde ani patlamalara, insülin değerlerinde dayanılması güç dalgalanmalara yol açabiliyorlar. Sofralarınızdan onları tamamen kaldırmanız mümkün değil ama en azından daha seyrek ve daha az tüketmeniz imkân dâhilinde. Not: Pirincin kepeklisi ve esmerini, unun tam buğdaydan yapılanını tercih edebilirsiniz. Her ikisini proteinle evlendirmeniz durumunda ise görebileceğiniz zararlar azalır. Pirinci etle, yoğurtla ve bol sebzeyle birlikte tüketmek, unu kıymayla, yoğurtla, peynirle birlikte yemeye gayret etmek etkili önlemlerdir. Bu tür “karbonhidrat-protein” evlilikleri yukarıda bahsettiğim şeker-insülin dalgalanmalarını azaltacaktır. Şu notu da ekleyelim: Amerika’da yapılan bir çalışma beyaz pirinci fazlaca tüketen kadınlar arasında depresyon eğiliminin beklenenden biraz daha fazla olduğunu göstermiş, haberiniz olsun.

 

 

BİR ÖNERİ

 

SİZ DE YAPABİLİRSİNİZ

 

Bu sayfada sık sık yazıp televizyon programlarımda tekrar tekrar dile getirdiğim bir cümle var: HAYATINIZ SİZİN ELİNİZDE. Anlatmak istediğim şey ise şu: Bugüne kadar ne yapmış olursanız olun, ne gibi hatalar veya günahlar işlemişseniz unutun. Ne genetik mirasınızı, ne biyolojik yapınızı, ne ruhsal sorunlarınızı… Hepsini ama hepsini yok sayın! Sorununuz ister sabah yorgunluğu, ister unutkanlık, ister fazla kilolarınız, ister uykusuzluklar, isterse de aşırı stres olsun. Fark etmiyor! Hepsinin çaresi var. Bütün mesele durup bir nefeslenmeniz, kendinize güvenip yeni kararlar almanıza bağlıdır. Alacağınız bu kararlar size kısa veya uzun bir zaman dönemi içinde “yol, su, elektrik!” olarak mutlaka geri dönecektir. Eğer varsa fazla kilolarınızı vermenizde, şekerinize, kolesterolünüz ve/veya tansiyonunuza yeni bir ayar çekmeniz de, uykusuzluk, yorgunluk, isteksizlik, güçsüzlük, keyifsizlik gibi sorunlara son vermeniz de başkalarının değil, sizin elinizdedir. Yaşınız, işiniz, ekonomik imkânlarınız ne olursa olsun her zaman kendiniz için bir şeyler yapabilirsiniz. Yanlışlardan dönmeniz her zaman mümkündür. Eksiklerinizi tamamlamak her zaman imkan dâhilindedir. Bütün mesele yapabileceğinize inanmanızdadır. Karar verip başlamaktadır. Çözüm yanlış alışkanlıkları yavaş yavaş bir yana bırakıp yeni ve kalıcı iyi alışkanlıklar geliştirmektedir. Yeni bir yıl geliyor. Her yeni yıl yeniden başlamak için hepimize yeni fırsatlar vaat ediyor. Yeter ki başlamaya karar verebilelim ve bu kararda samimi olalım, öylece kalalım. Unutmayın: SİZ DE YAPABİLİRSİNİZ.

 

 

BİR YOL HARİTASI

 

NASIL BAŞARACAKSINIZ?

 

Kendinize “çeki düzen” verme, sağlığınıza “ayar çekme” sürecini ne şansa, ne zamana, ne de başkalarına bırakmayın. Direksiyona kendiniz geçin. Kontak anahtarını kendiniz çevirin. Gaza da, frene de kendiniz dokunun. Peki, nasıl olacak bu iş? İlk yedi madde şunlar…

 

Ø      Bir başlangıç tarihi belirleyin. Deyin ki “ben yarın, bu hafta, önümüzdeki hafta, yeni yılın ilk günü, yani şu tarihte harekete geçeceğim”.

Ø      Hazırlık yapın. Harekete geçmeden önce makul bir hazırlık planı yapın. Artılarınızı ve eksilerinizi bir kâğıda yazın: sigara içiyorum/içmiyorum. Alkol kullanıyorum/kullanmıyorum. Uykum iyi veya kötü. Stresli ya da rahat biriyim. Bağırsaklarım iyi veya kötü çalışıyor. İdrar yaparken bir problemim yok. Yorgunum ya da değilim. Doğru veya yanlış besleniyorum. Aktivite konusunda yapmam gerekenler var/yok. Sağlık kontrollerimde bazı problemler (kolesterol yüksekliği, tansiyon yüksekliği, şeker yüksekliği, karaciğer, kalp, böbrek, akciğer yetmezliği ve daha pek çok şey) var/yok. Ve daha pek çok şey. Eğer fırsatınız ve imkanınız varsa yeni bir sağlık kontrolü (check up değil, sağlık riski analizi) yaptırın. Son durumunuzu belirlemek, hareket planınızda daha etkili değişiklikler yapmak gerekebilir.

Ø      Bu hazırlıklar sonrasında nasıl beslenmeniz, ne gibi bir aktivite programı izlemeniz, uykunuz, stresiniz için ne gibi takviyeler almanız, varsa fazla kilolarınızdan ne şekilde kurtulmanız gerektiğini de öğrenmelisiniz.

Ø      Hiç beklemeden harekete geçin. Başlangıçta bir takım zorluklarla karşılaşabilirsiniz ama hiç mühim değil. Giderek daha doğru, kalıcı, daha etkili, yapıcı alışkanlıklar edineceksiniz. Yeter ki başlayın.

Ø      Olumlu ve olumsuz sonuçları bir kenara not edin. Mümkünse bu değişimleri sağlık danışmanlarınızla (doktorunuz, diyetisyeniniz), aktivite/egzersiz danışmanınız) birlikte değerlendirin.

Ø      İçsel motivasyonunuzu aman ihmal etmeyin. Çünkü her şey orada (beyinde!) gizli.

Ø      Ölçün! Süreci başlatırken kilonuzu, bel çevrenizi, beden kitle indeksiniz, açlık, tokluk şeker/insülin değerlerinizi, kolesterol, trigliserid, ürik asit rakamlarınızı, kan basıncınızı da lütfen bir kenara not edin. Her ay bu değerlerdeki değişimleri dikkatle izleyin.

 

Unutmayın: HAYATINIZ SİZİN ELİNİZDE. Birçokları gibi siz de YAPABİLİRSİNİZ. Sihirli sözcükleri bir kez daha tekrarlıyoruz: EVET, YAPABİLİRİM.

 

 

BİR TAVSİYE

 

AŞIN O ENGELİ

 

Hayat engellerle dolu. Hepimiz oturup bir liste yapmaya kalksak en az onar adet engeli hemen sayabiliriz. İçimizde pesimist (kötümser) davranıp engel sayısını yüze çıkaranlar olabileceği gibi optimist (iyimser) davranıp üçe beşe indirenler de bulunacaktır. Ben hastalarıma böyle listeler yaptırıyorum. Hepsinin “engeller listesi”nde mutlaka ama mutlaka olan ortak bir şey var: Fiziksel aktivite engeli. Sonra onlara şu soruyu yöneltiyorum: Bu engelin nedeni sizce nedir? Yani neden fiziksel aktivite yapmıyorsunuz? Kimi “o kadar çok işim var ki ve o kadar çok yoruluyorum ki hocam, egzersiz yapacak takatim kalmıyor” diyor. Kimi “egzersiz yapmak için çok yaşlıyım –ya da çok kiloluyum- eklemlerime veya başta kalbim, organlarıma zarar verebilirim” bahanesine sığınıyor. Kimi de “yağmura, aşırı sıcaklara, rüzgârlı ve soğuk havalara” sığınmayı tercih ediyor. Bahaneler bitmez... Bazıları “benden egzersiz de yapsam bir şey olmaz” diye düşünüyor. Bazıları da “işlerim nedeniyle çok seyahat ediyorum, zamanım yok” diye kıvırtıyor. “Artritim var, eklemlerim problemli, kasımı, kirişimi kopardım” diyenler de var. Bazıları daha dobra. Onlar sorumu “egzersizi sevmiyorum” şeklinde yanıtlıyor. Kısacası engel çok. Engel çok ama bunların hepsinin bir şekilde aşılabileceği de kesin. Marifet de zaten burada değil mi? Gelin şu egzersiz bahanelerini bir kenara bırakıp engelleri aşmanın bir yolunu bulalım. AVM’lerde yapacağınız vitrin önü yürüyüşlerin bile faydalı olabileceğini unutmayalım. Osman hocanın neredeyse ayda bir kez bu sayfada “insan bedeni günde en az beş bin, ortalama yedi bin beş yüz, mümkünse on bin adım atmak üzere planlanmış gibidir” şeklinde özetlediği tavsiyeyi unutmayıp bu engelleri bir kenara bırakalım. Bugün hemen şimdi yürümeye, aktivite arttıran değişimlere başlayalım. Bilelim ki saydığımız engellerin hepsi küçük birer palavradır. En büyük engel akıl ve ruhtadır.

 

 

BİR KİTAP

 

PROSTAT: HEDİYE Mİ, PROBLEM Mİ?

 

Prostat erkeklere has bir organ, kadınların prostatı yok! Her organ gibi onun da bazı görevleri var ama esas isi bir iç salgı bezi görevi yapmak. Ayrıca “Prostat” bir hastalık filan da değil. Günlük “hasta hekim” konuşmalarında hekimlerin erkek hastalarına “prostatın var mı?”  diye sorması da, hastaların doktorlarına “doktorum, bende prostat var” demeleri de yanlış. Her organ gibi prostat bezi de iltihaplanabilir (prostatit). Aşırı büyüyebilir (prostat hipertirofisi). Kanser geliştirebilir (prostat kanseri). Prostat her erkekte doğuştan var ama bazı durumlar dışında varlığını ellili yaşlara kadar pek hissettirmez. Bu yaşlardan sonra -bazen iltihabı, çoğu zaman büyümesi, seyrek olarak da kanseri nedeniyle- gündeme gelir. Ortaya çıkardığı sorunlar da sadece kendisi ile ilgili değildir. Prostat sorunlarının fazlaca can sıkıcı olmasının nedeni onun stratejik yerleşimidir. Normalde topu topu 20 gram civarında olan bu minicik organ büyüdüğünde idrar yapabilme rahatlığını bozuyor. Öyle ki sizi adeta tuvalet abonesi yapıp uykunuzu 3-4 kez bölebiliyor. İşte bu nedenle oluşturabileceği sorunlar hakkında her hekim ve her erkeğin az çok bilgi sahibi olması lazımdır. Böyle bir kaynak kitap var mı? Var! Geçen hafta geçti elime. “Bir solukta okudum, çok faydalandım” demeyeceğim, çünkü oldukça hacimli, neredeyse tuğla kalınlığında bir kitap. Ama son derece akıcı bir dille yazılmış. Erkekler için de hekimler için de anlaşılabilir ve uygulanabilir çözümlerle dolu. İşte bu nedenle Prof. Dr. Mesut ÇETİNKAYA’nın kaleme aldığı “PROSTAT GERÇEĞİ” kitabını erkek okurlarıma hararetle tavsiye ediyorum. Prostatın biz erkeklere verilmiş bir hediye mi, yoksa bitmez tükenmez bir problem mi olduğunu merak ediyorsanız yanıtı bu kitapta bulabilirsiniz.

 

 

 

 


30.11.2015