BEŞ YANLIŞ EGZERSİZ ÖNERİSİ
Sağlığımızı koruma ve kollama söz konusu oldu mu işe önce beslenme ve aktiviteden başlamamız gerektiğini öğrendik. İster “forma girme”, ister “kilo verme”, isterse de “sağlıklı yaşam” için yola çıkalım bu ikiliden sadece biri yetmiyor. İkisine de aynı özeni göstermemiz gerekiyor. Başka bir deyişle “sağlık kuşu” tek kanatla uçmuyor, uçamıyor. İki kanadını da birlikte kullanmamız şart! Ne var ki aktivitede de ısrarla tekrarlanan bazı yanlışlarımız var. İşte onların ilk beşi…
YANLIŞ 1: EGZERSİZ YAP YETER!
Bazıları hala forma girmek için sadece egzersizin yeterli olabileceğini zannediyor. Oysa sabahtan akşama egzersiz yapsanız; mesela her gün beş değil, on beş kilometre koşup yüzlerce kilo ağırlık kaldırsanız bile beslenme yanlışlarınızı düzeltmezseniz hiç bir işe yaramıyor. Sadece biz değil bedeninizin “el kitabı” da aynı şeyi söylüyor. “Kullanım talimatnameniz”de aynen şunlar yazıyor: İhtiyaç kadar yenilip içilecek. En uygun yakıtlar alınacak. Düzenli bir aktivite planı her gün ısrarla uygulanacak. Özetle sadece egzersiz yetmez, doğru beslenmeniz de şart. Aylarca egzersiz salonlarının yolunu aşındıran, sabah akşam koşuşturup duran, bu arada önüne ne gelirse yatan ve neticede “neden hala kilo veremediğini” sorup duranlara bu ayrıntıyı da ısrarla hatırlatırız.
YANLIŞ 2: KAS YAPMAYI BIRAK, YAĞ YAKMAYA BAK!
Egzersizlerin kas yapanı da var, yağ yakanı da. Ama burada da en doğru yol “iki kanatla uçmak” olmalı, hem kas yapmanın hem yağ yakmanın bir yolunu bulmalı. Kas yapan direnç egzersizleriyle yağ yakan aerobik aktiviteler birlikte yürütülmeli. En basit formül şu olabilir: Konu kilo yönetimi ise hemen her gün en az 30-45 dakika tempolu yürüyüp haftada 3-4 defa direnç egzersizleri yapılacak. Hedefin kilo vermek olduğu dönemlerde ise yürüyüşün dozu ve temposunu %50 arttırılacak.
YANLIŞ 3: SABAH EGZERSİZ İÇİN EN UYGUN ZAMANDIR
Sabah egzersizlerinin azıcık daha fazla yağ yaktırdığı doğru olsa da egzersizi sabah ya da akşam yaptığınızda yakacağınız yağ miktarları arasındaki fark ihmal edilebilecek kadar azdır. Bizim tavsiyemiz sabah erken uyanan biriyseniz (ardıç kuşları) aktivitelerinizi sabah saatlerine yoğunlaştırın ama akşamüzeri veya akşam saatlerinde kendini daha iyi hissedenlerdenseniz (baykuşlar) aktivitelerinizi o saatlerde de yapabilirsiniz. Kısacası en uygun egzersiz zamanı “bulabildiğiniz boş zaman”dır, egzersizi sabah ya da akşam yapma arasındaki fark ihmal edilebilecek kadar azdır.
YANLIŞ 4: EGZERSİZİ MUTLAKA AÇ KARNA YAP
Hipoglisemik veya diyabetli biriyseniz, uzunca bir uykudan düşük kan şekeri ile uyanıp aktiviteye fazlaca yüklenirseniz aman dikkatli olun, başınız her an belaya girebilir. Çünkü aç karna yapılan yoğun her aktivite ani bir hipoglisemik krizi de tetikleyebilecektir. Eğer böyle bir sorununuz yoksa egzersizi aç karna yapmanız problem oluşturmaz, hatta azıcık daha fazla yağ yakmanıza bile katkı sağlayabilir. Prensip olarak ne aç karna ne de tok karna ağır egzersiz yapmayın. Yemekten hemen önce veya sonra fazlaca hoplayıp zıplamayın. Burada da kişiye özel çözümler arayın, size hangisi uygunsa onu deneyip uygulayın.
YANLIŞ 5: AĞRI YOKSA FAYDA DA YOKTUR
Özellikle spor salonlarında dolaşan yanlış bir söylentidir bu. Egzersiz yapanlar sık sık gaza getirilip “haydi, devam! Beş kere daha, iki tekrar daha…” veya “ağrıyana kadar devam et, ağrı yoksa fayda da yoktur!” gibi tavsiyelerle zora sokulur. Oysa herkesin kapasitesi farklıdır. Her şey gibi egzersizin de azı karar, çoğu zarardır. Her şey gibi onu da ölçülü yapmak en doğru karardır. Ayrıca egzersiz yaparken gelişen ani bir ağrı size yapılan ciddi bir uyarıdır: Kaslarınız, tendonlarınız ve eklemleriniz “beni lütfen daha fazla zorlama!” diye bağırıp çağırmaktadır. Aynı şeyi yürüyüş için de söylememiz lazım. Nefes nefese kalarak yaptığınız koşular da fayda yerine zarar getirebilir. Daha önce de yazdık, bedenimiz –bize göre- özel durumlar dışında koşmaktan değil, yürümekten hoşlanıyor, koşmayı bir stres gibi algılıyor, imalar şartnamemizde “yürümeyi koşmaya tercih et!” yazıyor. Doğrusu tempolu yürümek olmalı. Bunu arada kısa sprintlerle desteklemenizdeyse ciddi bir zarar yok ama yine de bu “kısa sprintler” için bile doktorunuzdan izin almalısınız. Yoksa siz de bir “halı saha yaralısı” haline gelebilirsiniz.
BANA GÖRE
TEŞEKKÜRLER SEZEN AKSU
Sezen Aksu otuz yıldır hiç durmuyor. Yazıyor, besteliyor ve söylüyor. Sadece “altmışını” yaşayan bizim nesli değil, bizden sonrakileri de duygularıyla besleyip müziği ve sözleriyle eğitti o. Bir arada “bizi biz yapan” aidiyetlerimizi güçlendirmemize de destek oldu. Şimdilerde sanat yaşamının ustalık ve olgunluk döneminin de sonrasını, pişkinlik evresini yaşıyor. Allah ömrünü uzun etsin. Geçtiğimiz Perşembe akşamı Zorlu Performans Merkezi’nde orkestra şefi Marcello Rota yönetiminde Royal Philarmonic Orkestra nın seslendirdiği “Sezen Aksu bestelerini” birbiri ardına ve keyifle dinlerken içimi yeniden ve kocaman bir Sezen Aksu sevgisi, bir teşekkür duygusu kaplayıverdi. Başka teşekkürlerim de var: Teşekkürler Erol Tabanca ve Polimeks Grubu: Bize böylesine güzel bir akşamı yaşattığınız için. Teşekkürler Ahmet Zorlu ve Zorlu Grubu: İstanbul’a bu güzel salonu kazandırdığınız için. Teşekkürler Selanikli Şehriban Hanım ve Rizeli Sami Bey: Bize Sezen Aksu gibi bir değeri kazandırdığınız için. Teşekkürler ve toprağın bol olsun Onno Tunç –ben inanıyorum ki o gece kesinlikle o da aramızdaydı ve Sezen’i keyifle alkışlıyordu-: Yarattığın “yeni Sezen” için. Teşekkürler Allah’ım Sezen’i bize bağışladığın için. Ve teşekkürler sevgili Sezen: Bize, kültürümüze, duygusal dünyamıza katkıların için. Sen bu teşekkürü sonuna kadar ve çoktan hak ettin.
BİR ANI
BEN DE DEMİREL’İM!
Doksanlı yılların sonları. Dostlarla yenilecek bir akşam yemeği için telaşla evden çıkılan soğuk bir Ankara akşamı. Cep telefonum ısrarla çalıyor, tanımadığım bir numara arıyor. Arama sürünce tuşa basıyorum, duyduğum ses aynen şu cümleyi tekrarlıyor: “Merhaba ben Sezen Aksu!” Bu–şarkıları dışında- onun sesini ilk duyuşum. Tanıyamıyor, yanıtı anında yapıştırıyorum: “Merhaba, ben de Süleyman Demirel!” Önce kısa bir kahkaha atıyor, ardından da şu cümleyi ekliyor: “Sizin Süleyman Demirel olmadığınızı biliyorum ama benim Sezen Aksu olduğum kesin”. Sözcükler böyle ardı ardına gelince sesi tanımamak mümkün değil. Hemen toparlanıp özür diliyor ve “buyurun sizi dinliyorum” diyorum. Sonrasını Sezen anlatıyor: “Hastayım! Kendimi çok kötü hissediyorum. Sizin beni görmenizi istiyorum. Hem de çok acil. Çünkü artık hiç iyileşemeyeceğimi düşünüyorum. Kısacası halim fena, durumum kötü!” En kısa zamanda İstanbul’a gelip onu göreceğimi söyleyerek telefonu kapatıyorum. Kapatmadan önce şu cümleleri söylemeyi de ihmal etmiyorum: “Hasta olduğunuzu İsmet Berkan’dan öğrendim. Sorununuzun ne olduğunu bilmiyorum ama anladığım kadarıyla benim alanımla ilgili bir konu. Bana sorarsanız o sorun ne olursa olsun iyileşeceğiniz de, yüce yaradanın sizi bizden öyle hemen alıp götürmeyeceği de kesindir. Bundan şu nedenle eminim: Bu kadar güzel şarkı sözleri yazan, bu kadar güzel besteler yapan ve yorumlayan birini yüce Allah kesinlikle var olduğuna inandığım mucizeleri ile taçlandırmaktan esirgemez.”
14.12.2015