YAŞLILIKTA DA İYİ GÖREBİLİRSİNİZ
Yaşlılığın her organı etkilediğini daha önce de yazdım ve “bazıları az, bazıları çok, her doku ve organ yaşlanmadan nasibini mutlaka alır” cümlesini sık sık tekrarladım. Yaşlanma etkilerinin ilk görüldüğü organlardan biri de gözlerdir. Bende de öyle oldu. Ben de bir yıldır okuma gözlüğü kullanmak zorunda kalıyorum, zira göz lenslerimde yaşlanmaya bağlı kırma kusuru (presbiyopi) var. Yaşlanan gözlerin karşılaştığı tek problem kırma kusuru değil. Örneğin “katarakt” yani göz merceğinin “flu” hale gelip opaklaşması, dolayısıyla görme yeteneğini olumsuz yönde etkilemesi de yaygın bir yaşlılık problemi. Problem belli bir noktaya ulaştığında tek çare ameliyatla yıpranmış lensin çıkarılıp yerine yenisinin konması oluyor. Göz tansiyonu yükselmesi de yaşlılarda sık görülen bir başka göz sorunu. “Glokoma” olarak adlandırılan bu sorunda göz içi sıvılarının dolaşımı bozulup gözün iç basıncı artıyor. Neticede görme alanı daralıp görmeyi sağlayan göz bölümü ve göz siniri tahrip oluyor. Bu sorun da ya göz damlalarıyla ya da ameliyatlarla başarılı bir şekilde halledilebilen bir problem. Yaş biraz daha ilerleyip seksenleri geçtiğinde ise devreye “sarı nokta” hastalığı yani “makula dejenerasyonu” giriyor. Burada biraz problem var. Bu sorunun tedavisinde maalesef yeteri kadar güçlü çözümler hala üretilemedi. Peki, yaşlılığa bağlı göz sorunları engellenebilir mi? Bir ölçüye kadar önlenebilir. Örneğin siz şeker hastalığı ve hipertansiyondan korunuyorsanız bundan gözleriniz de faydalanır. İyi beslenip bol bol omega-3 kazanıyorsanız, çinko, E vitamini, lütein ve diğer antioksidanları bedeninize bol ve sık dahil edebiliyorsanız gözleriniz size müteşekkir kalır. Sigara içmemeniz, alkolden uzak durmanız da önemli ayrıntılardır. Daha çok balık, daha az kırmızı et, zeytinyağı tercihi, daha bol domates, havuç, kayısı, portakal, mandalina, kırmızı, sarı, yeşilbiber, elma yemek de gözlerinizi yaşlanmanın etkilerinden koruyabiliyor, aklınızda olsun.
OKUR SORUSU
AÇLIK KRİZLERİNİN SEBEBİ NE?
Sorunun geniş açılımı şu: “İki yılda on üç kilo aldım, açlık ve tatlı krizlerinden bunalıyorum. Neredeyse daha sofradan kalkmadan yeniden acıkıyorum. Ne yapmalıyım?”
Açlık krizleri özellikle de tatlı krizleri ve unlu-nişastalı besinlere düşkünlük, fazla insülin üretimi ve neticesinde gelişen insülin direncinin işaretleridir. İnsülin sisteminiz kilitlenip insülin reseptörleriniz duyarsız hale geldi mi, eğer siz ne kadar yerseniz yiyiniz hücreleriniz “enerji” yani “şeker açlığı” çekmeye devam eder. Dolayısıyla o hücreler beyninize açlık sinyalleri yollayıp sizi yeniden bir şeyler yemeye, en çok da “tatlı ve unlu” şeyler tüketmeye yönlendirir. Eğer sık acıktığınızı ve/veya tatlı krizleri yaşadığınızı düşünüyorsanız açlık ve tokluk insülin şeker değerlerinizi ölçtürüp insülin direnci sorununuzun olup olmadığını araştırmanızı tavsiye ederim.
BİR ÖNERİ
“ÇOK ŞÜKÜR” DİYEBİLİYOR MUSUNUZ?
Eğer “her şeye rağmen ve hala” yani durumunuz ne olursa olsun “çok şükür” diyebiliyorsanız ve tabiî ki işiniz gücünüz yolunda, keyfiniz gıcır, hayatınız problemsizken sık sık şükretmeyi becerebiliyorsanız korkmayın ve bu güzel alışkanlığı lütfen inatla, ısrarla sürdürün. Çünkü sağlıklı biri olmak da, kendini iyi hissetmek de, mutluluk ve huzura giden yolculuğu keyifle adımlamak da “şükretme” ritüeli ile yakınen ilişkili. Bu sadece benim fikrim değil. Pek çok bilimsel araştırma ile de doğrulanmış bir yaklaşım, yerleşik bir bilgi. Unutmayın: Yürekten şükretmeyi bilenler daha az hastalanıyor, hastalıkları daha çabuk atlatıyor, daha dingin ve mutlu bir hayat sürüyor.
KÖTÜ HABER
ÇOK İLAÇ İÇİYORUZ
İlaç firmaları satışlardan hala memnun değiller. Türkiye’de kişi başına ilaç tüketim rakamlarının düşük olduğu düşüncesindeler. Ben farklı düşünüyor ve kişi başına yıllık ilaç tüketimimizin de, ilaç kullanma yanlışlarımızın da çok fazla olduğunu iddia ediyorum. Rakamlara göre Türkiye’de 2015’te kişi başına 25 kutu ilaç tüketmişiz. Bu rakam çok yüksek. Daha da kötü olan haberse şu: En çok kullandığımız ilaçlar yeniden antibiyotikler. Ağrı kesiciler ve romatizma ilaçları onları izliyor. Bu bilgiler de antibiyotik kullanımı konusundaki bilgisizliğimiz ve dikkatsizliğimizin sürdüğünü gösteriyor. Şu bilgiyi lütfen hiç aklınızdan çıkarmayın: İstatistikler hastanelere –özellikle de acil servislere- müracaat eden her on kişiden birinin esas sorununun hastalık değil, yanlış ilaç kullanımı olduğunu gösteriyor.
SAĞLIK ZAPTİYESİ
ARGİNİN PROTEİN DEĞİL, AMİNOASİT!
Ünlü bir kozmetik firmasının saç ürünü reklâmı hemen her gün argininin bir protein olduğunu söylüyor. Ardından da ekliyor: Argininle daha gür, daha güçlü ve daha çok saça sahip olabilirsiniz! İki bilgi de yanlış. Arginin bir protein değil, bir aminoasit. Proteinler için yapıtaşı olan bir madde. İkinci yanlış bilgi de şu: Argininin şampuana eklenmesi halinde saçları beslediğini gösteren ciddi bir bilimsel bulgu yok. En azından o bulguya ben ulaşamadım. Varsa eğer görmek isterim.
OKUR SORUSU
BİTTER Mİ, SÜTLÜ ÇİKOLATA MI?
Yanıtım net ve açık: Eğer hedefiniz sağlık yararıysa sütlü değil, bitter çikolatayı tercih edin. Çünkü güçlü antioksidanlar bitter çikolatalarda bulunuyor, sütlü çikolatalarınsa sağlık bakımından pek makbul olmadıkları biliniyor. Kolesterol sorunu olanların, kilo problemi yaşayanların sütlü çikolatalardan uzak durmaları, tercihlerini bitter çikolatalardan yana kullanmaları daha doğru bir seçim. Bitter tercihinizi de günde 20-30 gram ile sınırlamanızı öneririm.
ACİL BİLGİ
SÜKLORAZDA LÖSEMİ VE KANSER RİSKİ OLABİLİR
Sükloraz “çakma” ya da “yapma” bir şeker. Doğal şekerin (sükroz) yapısı değiştirilip ondan en az 600 defa daha tatlı bir ürün üretilip “tatlandırıcı” olarak piyasaya verilmiş. Yaygın olarak kullanılan bir tatlandırıcı. Üreticileri aspartam, sakarin, asesüfam K ve diğer tatlandırıcılardan farkının “sağlığa zarar vermemesi” iddiasında. Oysa İtalya’daki ünlü kanser araştırma merkezi Ramazzini Enstitüsü’nün yaptığı araştırmalar bu bilgiyi doğrulamıyor. Ramazzini Enstitüsü 2013’te yaptığı bir araştırmaya dayanarak bu tatlandırıcının da kanser yapabileceği kanaatine varmıştı. Şimdi enstitünün yeni bir araştırması daha dünyanın en ünlü sağlık dergilerinden birinde yayınlandı. Bu araştırma da süklorazın bazı kanserlere ilişkin riski arttırabileceğini gösteriyor. Kısacası bu tatlandırıcıyı da “sakınılması gereken katkı maddeleri” sınıfında değerlendirmek gerekiyor. Araştırmanın yapıldığı enstitü son derece güvenli bir merkez ve zaten bu nedenle ben diğer tatlandırıcılar gibi süklorazın gıdalarda kullanımı konusunda olumsuz düşünüyorum.
OKUR SORUSU
CİPSTE AKRİLAMİD VAR MI?
Soruyu şu şekilde genişletmek daha da doğru: “Cipste akrilamid var mı, varsa ne kadar?” İsterseniz en baştan başlayalım. Akrilamid kanserojen olabileceğinden ciddi şekilde kuşkulanılan bir kimyasal. Akrilamid bedene fazlaca girdiğinde kanser oluşumu kaçınılmaz hale geliyor. Bu nedenle de dünyanın her ülkesindeki gıda gönüllüleri akrilamid içeren yiyecek ve içeceklere karşı savaş veriyor. Akrilamid pişirme ve kızartma esnasında gıdalarda kendiliğinden oluşan zararlı bir kimyasal. Bazı gıdalar ister evde siz pişirin, ister endüstriyel büyük işletmeler onları üretmiş olsun fark etmiyor, pişirildikleri veya kızartılıp kavrulduklarında içlerinde akrilamid oluşuyor (Aynı gıdalar çiğ yenildiğinde veya kaynatıldığında ya da buharda pişirildiğinde bu kimyasal oluşmuyor). Akrilamidin en çok oluştuğu süreçlerden biri patatesin kızartılma vb ısıl işlemlerden geçirilmesi. Patatesi kavurun veya fırınlayın fark etmiyor, kızartması da cipsi de çok fazla miktarda akrilamid ihtiva edebiliyor. Patates eğer önceden buzdolabında tutulmuşsa ya da başka bir “soğutulma işleminden” geçirilmişse kızartıldığı ya da kavrulduğunda oluşan akrilamid miktarı daha da artıyor. Bu basit bilgi haklı olarak sizin gibi çoğu insanın aklına şu soruyu getiriyor: Cipslerde akrilamid var mı, varsa ne kadar? Özellikle “dondurulmuş patatesleri kullanarak kızarmış patates servis eden fast food zincirlerinin patates kızartmalarında akrilamid var mı, varsa ne kadar?” Yanıt yok! Sorunuzun net ve açık cevabı bence şu: “Cipste akrilamid var mı, yok mu, varsa ne kadar?” sorusunun yanıtını kimse bilmiyor. Çünkü gıda paketinin üstünde böyle bir bilgi yok.
OKUR SORUSU
REFLÜ KANSER YAPAR MI?
Tedavi edilmeyen ve yıllarca sürebilen reflü sorununun yemek borusunda kansere sebep olabileceği yeni bir bilgi değil. Özellikle yemek borusunun alt bölümünde hücresel hasara yol açarak hücre yapısını bozan tekrarlayan reflü ataklarının ve bu atakların yol açtığı doku hasarının (baret özofagus) zemininde kanser gelişebiliyor ama bu ihtimalin zannedildiği kadar yüksek olmadığı da biliniyor. Reflü beslenme önlemleri, kilo kaybı, yaşam tarzı değişiklikleri ve gerektiğinde mide asidini azaltan ilaçlarla kontrol altına alınabilen bir hastalık. Son yıllarda daha sık görüldüğü biliniyor. Hastalığın en önemli belirtileri mide yanmaları, göğsün orta bölümünde ağrı, ekşime, yemeklerden sonra gıda artıklarının ağza geri gelmesi, ağızda metalik tat, öksürük, ses kısıklığı gibi sorunlar.
KÖTÜ HABER
ŞEKER VE UN AKCİĞER KANSERİNİ TETİKLİYOR
Şekerli yiyecekler ile un ve nişasta zengini gıdaların özetle “şeker, ekmek, pirinç” gibi besinlerin bazı kanserlere yakalanma riskini arttırabilecekleri uzun süredir biliniyordu. Örneğin bu besinlerle yumurtalık, prostat, kalınbağırsak ve meme kanserleri arasında ilişki olabileceğine yönelik bilgiler çoktan kayda geçti. Amerika’da yapılan yeni bir çalışmanın sonuçları ise akciğer kanseri söz konusu olduğunda da bu besinlerin en az sigara kadar riskli olabileceğini gösteriyor. Şeker, beyaz ekmek ve pilav düşkünlerine duyurulur.
18.03.2016