BESİNLER GENETİĞİMİZİ DEĞİŞTİREBİLİR

Beslenme-genetik ilişkisi” mühim bir konu. Genetik yapı besinleri, besinler de genetiği etkileyebiliyor. Bu ilişki nedeniyle yeni bir bilim dalı da oluştu: “Nutrigenetik” adı veriliyor bu yeni alana. Eğer bazı genleriniz yetersiz ya da tersine gereğinden çok aktifse yiyip içtikleriniz sizde beklenenden daha az fayda veya daha çok zarar oluşturabiliyor. Diğer taraftan gıdaların genlerimizle oynayabileceklerini gösteren önemli bazı bulgulara da ulaşıldı. Gıda maddelerinin içindeki bitkilere ait “mikro RNA” ların bağırsaklardan emilerek kan dolaşımına geçtiği, dokulara ulaşıp hücrelerdeki genlere müdahale ettiği net ve açık olarak gösterildi. Örneğin “pirinç” yiyen insanların pirinçten aldıkları “MIR 168A” adlı “mikro RNA”nın genetik yapıya müdahale ederek LDL (kötü) kolesterol seviyesini yükseltebildiği, neticede de kalp damar hastalıklarına yakalanma riskini arttırabildiği gösterildi. (Pirinç belki de bu nedenle bazıları için ciddi bir aterojenik yani damar sertliği yapıcı olabiliyor) Bu çalışma 2011’de çok önemli bir bilimsel dergide yayınlandı. Bu bilginin anlamı şu: Gıdaları sadece içlerindeki protein, yağ, karbonhidrat, tuz, antioksidan, mineral, vitamin yapılar, antioksidanlar ve kalorileri ile değerlendirmemeliyiz. İçlerindeki mikro RNA’lar da mühim işler görüyor olabilirler. Bir önemli nokta daha var: Zararlı mikro RNA’ların temizlenmesi özellikle bebek mamaları ve hamilelerin beslenmesinde çok önemli bir ayrıntı haline gelebilir (Aydınlatıcı bilgileri nedeniyle Prof. Dr. Nezih Hekim’e teşekkürler). UNUTMAYIN!: “Ne yiyorsan o’sun” diyen Hipokrat kesinlikle haklıdır. Genlerimizin (genotipimiz) ve iç ve dış yapılanmamızın (fenotipimiz) sırrı her şeyden çok “ne yediğimiz?” sorusunun yanıtında saklıdır.

 

 

BİR UYARI

 

SAKIZ DEYİP GEÇMEYİN

 

Gıda maddelerinin üretimden tüketime ciddi olarak kontrol edildiklerini biliyoruz. En azından ben böyle düşünmek istiyorum. Faydalı olsun diye yuttuğumuz besin destekleri için de durum aynı. Sağlık Bakanlığı da, Gıda Bakanlığı da bu konularda oldukça hassaslar. Peki, sakızlarda aynı kontrol yapılıyor mu? Ben pek emin değilim. Nedeni şu: Televizyon reklâmlarında da izliyorsunuz: Genç kız sakız tercihinin “aspartamsız” sakızdan yana olduğunu ısrarla vurguluyor. Peki ya diğer maddeler? Mesela sukraloz. Bu madde bir tatlandırıcı. Ve maalesef pek çok gıdanın içine girmiş durumda. Önümde sukralozla ilgili yeni bir yayın var. Önemli bir dergide yayınlanan mühim bir çalışma bu. İtalya’nın dünyaca ünlü kanser araştırmaları merkezi Ramazini Enstitüsü’nde yapılmış. Araştırmanın sonuçları ürkütücü mü ürkütücü. Araştırmacılar sukralozun farelerde karsinojenik yani “kanser oluşturabilen” etkileri olduğundan kuşkulanıyorlar. Sakızların içinde sukraloz veya aspartam dışında daha pek çok tartışılabilecek madde var. Mesela sorbitol, martitol, manitol. Diğer taraftan doğal ve güvenli sakızın faydaları da var. Onu da bilelim. Bir kenara not edin. Sakız her şeyden önce iştah kontrolünde çok etkili ve işe yarıyor. Daha az yemenizi dolayısıyla daha kolay kilo kontrolünüzü garanti altına alıyor. Stresi hafifleten, rahatlatan ve bu nedenle odaklanmayı/konsantrasyonu güçlendiren faydası da var. Kaliteli bir doğal sakız (damla sakızı örneğin) ağız diş sağlığını da olumlu yönde etkiliyor. Özellikle şekersizse.

 

 

OKUR SORUSU

 

PROBİYOTİKLER KABIZLIĞI ENGELLER Mİ?

 

Probiyotik güç sağlığı en çok etkileyen parametrelerden biri. Sayfamızda bu mühim güce bundan böyle daha sık yer ayıracağız. Zira bebeklikten nineliğe, dedeliğe kadar hayatın her aşamasında probiyotik güç çok ama çok mühim bir ayrıntı. Kabızlık sorununun bu kadar yaygınlaşmasının bir nedeni de bu gücün giderek zayıflaması olmalı. Çünkü probiyotik rezervi yüksek olanlarda ve probiyotiklerden zengin beslenenlerde kabızlık problemine daha seyrek rastlanıyor. Diğer taraftan sadece probiyotik ürünlerle oluşturulmuş kabızlık engelleyici ürünler de birbiri ardına kullanıma veriliyor. Kısacası sağlıklı bir hayat sürmek “probiyotiksiz olmuyor”.

 

 

UNUTMAYIN

 

İLTİHAP TETİKÇİLERİ

 

  1. Her türlü şeker, tatlılar. En çok da fruktozlu mısır şurubu içeren tatlılar ve sıvı içecekler.
  2. Gluten zengini besinler. Yani beyaz un ve nişasta içeren yiyecekler…
  3. Vücudun herhangi bir yerine gizlenmiş sinsi enfeksiyonlar. Örneğin kronik sinüzit, dişeti iltihapları, sistit veya piyelit.
  4. Çevre kirliliği ve toksinler: En önemlisi de egzoz gazları ve ağır metaller…
  5. Rafine karbonhidratlardan zengin fastfood besinler. Cipsler, gofretler, hamburgerler
  6. Aşırı (fazla) kalori tüketimi. Özellikle 50’li yaşlardan sonraihtiyaçtan fazla kalori tüketmek çok önemli bir yanlıştır.

 

NOT EDİN

 

KRONİK İLTİHAP TESTLER HANGİLERİ?

 

  • Tam kan sayımı
  • Açlık, tokluk şekeri ve açlık, tokluk insülin değerleri
  • TSH testi, T3 ve T4 hormonları
  • D vitamini, B 12 vitamini, magnezyum ve çinko seviyeleri
  • Sedimantasyon

 

 

AKLINIZDA OLSUN

 

DESTEKLERİN 2015 KARNESİ

 

IN’LER

 

  • Magnezyum
  • Prebiyotikler
  • Curcuminler (Zerdeçal)
  • Fosfolipid Omega-3’ler (Havyar ve Krill omegaları)
  • D vitamini
  • B12 vitamini

 

OUT’LAR

 

  • Spirulina
  • E vitamini
  • Beta karoten
  • Resveratrol
  • Echinacea
  • Beta glukan
  • L-Carnitin

 

 

OKUR SORUSU

 

ÇÖREK OTU ASTIMA İYİ GELİR Mİ?

 

Çörek otu yağının solunum yollarını rahatlattığı, balgam sökmeyi kolaylaştırdığı, bronşları genişletip nefes darlığına iyi geldiği yaygın bir kanaat. Ayrıca yara iyileşmeyi hızlandıran özellikleri olduğu da belirtiliyor. İçerisinde pek çok sağlığa faydalı doğal kimyasal, antioksidan madde ve vitamin, mineral mevcut. Özellikle  yapısındaki “timohidrokinon” bileşiği sayesinde antihistaminik yani alerjik reaksiyonları giderici aktivitesi olduğu da gösterilmiş. Kısacası zaman zaman faydalanmak yanlış olmaz. Günde 1 gram çörek otu yağı sağlık yararını karşılamak için yetebiliyor. Soğuk presle sıkılmış çörek otu yağını salatalarda rahatlıkla kullanabilirsiniz ayrıca çörek otu tohumunu doğrudan salatalara eklemeniz de mümkün.

 

 

 

 

 

 


22.03.2016