AŞUREME, SALEBİME KARIŞMA

Aşure ve salep bizim lezzetli ve geleneksel besinlerimiz. Biri son derece keyifli bir kış içeceği. Diğeri de önemli mi önemli bir tatlı geleneği. İkisi de dünya mutfağına bizim hediyelerimiz. Peki bunları sık mı tüketiriz? Hayır! En çok sevenlerimiz “ben ne salepten ne de aşureden vazgeçmem” diyenlerimiz bile koca bir kışı en fazla 3-5 bardak salep, bir muharrem ayı kutlamasını da en çok 1-2 kase aşure ile tamamlar. Ne var ki bazı “yasaklama uzmanları” her kış başında bunları “yüksek kalorili besinler” listesine koyup YASAK’lar! Ben şahsen “kalorisi yüksek” diye ne soğuk kış gecelerinde arada bir zevkle içtiğim salepten, ne de yılda en fazla birkaç kez tadına doyamadan kaşıkladığım aşuremden vazgeçmem. Salep bizimdir. İçecek dünyasına bizim hediyemizdir. Uzun ve soğuk kış akşamlarının bir tür doğal kalorileridir. Yalnız avuçlarımız ve içimizin değil, yüreğimizin de ısıtıcısı gibidir. Aşureye gelince… Reklam spotunda da söylendiği gibi aşure “kendini değil, başkasını düşündüğün, başkası için düşünüp pişirdiğin tatlı!”dır. Sadece lezzetli ve özel değil, aynı zamanda kutsaldır, duygusaldır.

 

 

SORUN NE?

 

HOŞ, BOŞ VE FOS GIDALARA YASAK İYİDİR AMA…

 

Son zamanlarda pek çok yiyecek içeceğin kalori değerini kesme şeker sayısı ile tanımlama modası gündemde. Sağlığa zararlı oldukları kesin yiyecek ve içecekler için bu yanlış bir yaklaşım değil. Hatta faydası bile var. kolalı bir içeceğin, bir gazoz veya meyve suyu konsantresinin “zararları ve kalori bombası oldukları” anlatılırken içlerinde “10-12 kesme şeker kadar” şeker bulunduğunu hatırlatmak son derece akılcı bir yaklaşım. Çünkü bunlar zaten içimi “HOŞ!”, yapısı “BOŞ!”, beslenme değeri “FOS!” şeyler. Buraya kadar tamam da bundan sonrası, yani aynı örnek her gıdaya uygulandığında arızalı durumlar ortaya çıkabiliyor. Zira kalorisi yüksek olmasına rağmen seyrek yenilip içilen ve besin unsurları yönünden son derece zengin olduğu iyi bilinen geleneksel besinlerde aynı örnek verildiğinde yanlış ve ayıp oluyor. Mesela salep ve aşurede böyle bir sakat yaklaşım söz konusu.

 

 

ÖZETİ ŞU

 

NE YAPMALI?

 

Yasakçı zihniyet hayatımızın her alanına nüfuz etti. Beslenme yasakları da furyadan nasibini aldı. Herkes bir şeyleri yasaklayarak, ayıplayarak öne çıkma peşinde. Kimi onu yeme, kimi bunu içme deme derdinde. Çoğu yanlış da değil. Değil ama bazılarının önü ardı düşünülmeden dile getirildiği de yadsınamaz bir gerçek. Her şeyi kalorilerle değerlendirmeye kalkarsak bin yıllık emekle ürettiğimiz geleneksel gıdalarımızın çoğundan vazgeçmemiz lazım. Oysa bunların bazılarının kalori değerleri yüksek ama besin değerleri de oldukça güçlü. Aşuredeki kadar içine doğal besin sıkıştırılmış herhangi bir tatlı var mı? Kayısı, incir, üzüm, badem, fındık, buğdayla hazırlamak yetmezmiş gibi içine nar taneleri bile ekliyorlar. Dağda bayırda doğal yetişen bir bitki soğanının tozundan hazırlanıp üzerine tarçın boca edilerek şeker günahı minimuma indirilen salepten daha lezzetli ve besleyici bir içecek olabilir mi? Özeti şu: Yaşasın aşure, yaşasın salep. Aşureme de, salebime de kimsecikler karışmasın. Kalorileri birazcık fazla diye onları kimse ayıplamasın.

 

 

İYİ HABER

 

MEYVE CENNETİNDE YAŞIYORUZ

 

Önemli besin dergilerinden birinde dünyanın en sağlıklı yirmi meyvesi başlığı altında bir yazı yayınlandı. Listenin çoğunluğunu bizim vazgeçilmezlerimiz, sevdiklerimiz, sık yediklerimiz, daha da önemlisi bu topraklarda ürettiklerimiz oluşturuyor: Nar, greyfurt, elma, böğürtlen, çilek, karadut, limon, portakal, yaban mersini, karpuz, zeytin (çoğumuz zeytinin bir meyve olduğunun hala farkında değiliz ve tabiî ki zeytinyağının da aslında bir meyve suyu olduğunu bilmiyoruz), muz, kırmızı ve mor üzüm, kiraz. Bizde olmayanlara gelince: Ananas, avokado, mango, durian, guava, papaya. Özeti şu: “On dörde altı” biz öndeyiz. Dünyanın en güzel ve en faydalı meyvelerinin en iyi fiyatlarla satın alınabildiği muhteşem bir ülkede yaşıyoruz. Kıymetini bilelim!

 

Not: Bu meyvelerin içeriklerini ve neden listenin ilk yirmisine girdiğini bir başka yazıda anlatacağız.

 

 

ESKİ BİR NOT

 

YETMİŞ YAŞ YOLUN YARISI!

 

Önümde bir okurun yolladığı faks mesajı var. Hoşuma gittiği için sizinle paylaşmak istedim. Faksın içeriği 2001 yılında gazeteci Aydın Hasan’a verdiğim bir röportaj. Başlığı net ve açık: “YETMİŞ YAŞ YOLUN YARISI EDER”. O röportajda söylediklerim de aynen şunlar: “Tıbbın başarıları hayat süresini uzattı. Bizim de buna göre önlem almamız gerekiyor. Yetmiş yaş artık orta yaş olmaya başladı. Yetmişindeki insanlar gelişmiş ülkelerde trilyonluk şirketleri yönetiyor.” Ortalama yaşam süresinin çoğu ülkede 90 yılı yoklamaya başladığı göz önüne alınırsa 15 yıl önce yaptığım saptamanın şimdi daha da geçerli olduğu kesin. Kendine iyi bakanlar için –biraz da şansları yardım ederse- yetmiş yaşı “yaşlılık sınırı” olarak almak yanlış olur. Bana göre “yaşlı” tanımını sekseninden sonrasına bırakmak lazım, ne dersiniz?

 

 

KAÇIRMAYIN

 

REÇETESİZ İLAÇ: BALIK

 

Balık bolluğu günlerindeyiz. Özellikle Marmara kıyılarında yaşayanlar için tam bir balık bayramı durumu var. Dünyanın en güzel ve en lezzetli balıklarını son derece makul fiyatlarla satın alabiliyoruz. Tavsiyelerim şunlar: Kışa girerken daha güçlü bir bağışıklık sisteminiz olsun istiyorsanız balığa yüklenin. Belleğiniz sağlam kalsın, çocuklarınız derslerini daha iyi anlasın arzuluyorsanız da balık yiyin. Cildinize gençlik ve zindelik vermek, kilo probleminden uzak kalmak, kalp ve damarlarınızı bayram yeri haline getirmek istiyorsanız önceliğinizi balığa verin. Kısacası “bugün ne pişireyim?” sorusu aklınıza geldiğinde “önce balık” deyin. Balık gerçekten bir mucize, doğanın bize bağışladığı en güçlü tabii ilaçlardan biri. Protein kaynağı olarak da yumurtadan sonra akla ilk önce balık gelmeli. En güçlü omega-3 deposunun balık olduğu unutulmamalı. Kalsiyum, magnezyum ve diğer minerallerin de balıkta bol bulunduğu hatırlanmalı.

 

 


13.10.2016