AĞIZ KURULUĞU DİYABET BELİRTİSİ OLABİLİR
Ağız kuruluğu sık karşılaşılan problemlerden biri, temel nedeni de tükürük bezlerinin yeteri kadar tükürük üretip salgılayamaması. Eğer sorun ciddi bir düzeylere ulaşırsa çiğneme ve yutkunmayı bir kenara bırakın konuşmayı bile güçleştirip yaşam kalitesini azaltabilir. En sık görülen sebebi ise yaşlanmadır! Biyolojik yaşlanma hemen daima hafif bir ağız kuruluğu ile birliktedir.
Ağız kuruması diyabetlilerde de sık görülür ve bazen gizli bir şeker hastalığının ilk ve tek işareti olabilir. Tükürük bezlerini etkileyen sistemik hastalıklarda örneğin nörolojik bir bozukluk olan Parkinson hastalığı’nda, romatizmal bir hastalık olan Sjögren sendromu’nda da ağız kuruluğu sık görülür. Fazla miktarda alkol ve kafein tüketimi de ağız kuruluğu yapabilir. Boyun ve çene bölgesinde yapılan radyoterapi (şua tedavisi) uygulamaları sonrasında da yine aynı sorun ortaya çıkabilir. Ağız kuruluğuna yol açan ilaçların olduğu da biliniyor. Tansiyon düşürücü ilaçlar, idrar söktürücüler, antihistaminikler, anti depresanlar ve bazı antibiyotikler ağız kuruluğu yapabilirler.
Eğer böyle bir sorununuz varsa sigara, alkol ve kafeinden uzak durun. Şekerli yiyecekleri olabildiği kadar azaltın. Ağzınızı sık sık ıslatın, mesela sık sık yudum yudum ılık su için. Gece yatarken de başucunuzda su bulundurun ve uyandıkça yudumlayın. Şekersiz sakız çiğnemeniz yararlı olabilir. Ağız kuruluğu problemi yaşayanların C vitamini, KoenzimQ-10 gibi desteklerden ve bu amaçla geliştirilmiş ağız hijyenini düzelten jel ve gargaralardan faydalanabilecekleri de belirtiliyor.
DİKKAT EDİN
ÇOK YİYORUZ
İki önemli yanlışı aynı anda yapıyor, ihtiyacımızdan fazlasını yiyip az hareket ediyoruz. Geleneksel tarımın endüstriyel tarıma dönüşmesi ile üretimi artan ve ucuzlayan bazı yüksek kalorili yiyecek ve içecekler ihtiyacımızdan çok kalori tüketmemizin başlıca nedeni. Bol miktarda ve kolay yiyecek bulmamız iyi bir şey ama eğer yaktığınızdan daha fazla kalori alırsanız, zamanla metabolizmanızda bazı sorunlar ortaya çıkması kaçınılmaz hale geliyor. Gıda üretiminin endüstriyelleşmesi, şeker, un ve yağ yüklü atıştırmalıkların çoğalması, fast food alışkanlığının yaygınlaşması da önemli sorunlar. Hazır yiyecek sektöründeki değişmeler de yiyecekleri elde etme ve hazırlamak için katlanılan zahmetleri azalttı. Bir sonraki öğün için ne avlanmaya, ne de bahçeye-tarlaya gidip yiyecek toplamaya ihtiyaç kalmadı gibi bir şey! Marketlerin kapısında elinize tutuşturulan küçük araçlara istediğiniz kadar gıdayı - paranız ya da kredi kartınız varsa - doldurabiliyorsunuz. Satın aldıklarınızı arabanıza taşımanıza bile gerek kalmıyor. Market görevlisi paketlerinizi siz yorulmadan arabanıza taşıyor. Kısacası tam bir “kalori çöplüğünde hareketsiz yatan kediler!” durumu var…
UNUTMAYIN
GİZLİ ŞEKER ÖNEMLİDİR...
Gizli bir şeker “kanda şeker hastalığına doğru ilerleyen şeker-insülin dengesizliğini gösteren metabolik durum”u ifade eder. Gizli şeker özellikle son yıllarda yayılan bir sağlık problemidir. Bunun en önemli sebebi ise kilo sorunu yaşayan kişilerin artmasıdır. Kilo artışı çoğu kez insülin direncini beraberinde getirmekte, gizli şekeri kolaylaştırmaktadır. Hücrelerin insüline yanıtsız kaldıkları bu durum kan şekeri seviyelerini, dolayısıyla Tip II diyabet riskini arttırır. Uzun süre fark edilmeden ilerleyebilen bu hastalığın belirtilerini gözden kaçırmamak bu nedenle önemlidir.
BİR NOT
KİMLERİN HİPOGLİSEMİ RİSKİ YÜKSEK?
Hipoglisemi en çok şeker hastalarında ortaya çıkar. Şeker hastalarının insülin veya ağız yoluyla kan şekeri düşürücü ilaçları dikkatsiz kullanmaları, öğün atlamaları, öğünlerde almaları gereken toplam kalori miktarlarını azaltmaları veya geciktirmeleri hipogliseminin ortaya çıkmasında en önemli etkenlerdir. Ağır ve uzamış egzersizlerin de (özellikle aç karına yapıldıklarında) hipoglisemiyi kolaylaştırdığını hatırlatalım. Şeker hastalığı dışında böbrek üstü bezi yetersizliği, hipofiz bezi yetersizliği, ilerlemiş karaciğer yetersizliği gibi sorunlarda da hipoglisemi ortaya çıkabiliyor. Kan şekerini düşürücü ilaçların etkisini şiddetlendiren bazı ilaçların (salisilatlar, sülfamitler) kullanılması veya insülin dozajının yanlış hesaplanması da hipogliseminin başlıca nedenleridir. Tiroit bezi yetersizliğinde, anoreksia nervozada, midenin boşalma bozukluklarında, şiddetli bulantı ve kusmalarda da hipoglisemi ortaya çıkabilir. Kadınlarda gebelik sonrası dönem, periyod dönemleri, süt verme süreçleri ve hamilelik de hipoglisemi eğilimini arttırmaktadır. Alkol de hipoglisemiyi tetikleyebiliyor. Hipoglisemi teşhisinin ciddi bir hasta değerlendirmesi ve detaylı laboratuar incelemesi gerektirdiğini, bu incelemeler yetersiz kalırsa çoğu gerçek hipoglisemilerin gözden kaçırılıp hipoglisemiyle ilişkisiz belirtilerin yalancı hipoglisemi olarak değerlendirilebileceğini unutmayın ve birkaç istisna dışında hipogliseminin “tedavi edilebilir” olmaktan çok “kontrol edilebilir” bir sağlık sorunu olduğunu bir kenara not edin.
BİR UYARI
ALKOLE BAĞLI HİPOGLİSEMİLERE DİKKAT!
Fazla miktarda alkol alır veya fazla miktarda alkolü hızla içerseniz, hipoglisemi geçirme olasılığınız artar. Alkol kan şeker seviyesi düşmeye başladığında karaciğerden kana şeker salınımını azaltır. Bu da doğal olarak kan şeker seviyesinin normale dönmesini durdurur. İçtikten sonra birkaç saat bir şey yemediğiniz takdirde, ertesi sabahın erken saatlerinde de hipoglisemi riskiniz vardır. Alkol içerken de düzenli beslenmek önemlidir. Bir diğer sorun da hipoglisemi belirtilerinin sarhoşluğa benzemesi ve bu iki durumun kolay ayırt edilememesidir. Bu durum alkol kullandığınızda çevrenizdeki diğer kişilerin kan şekerinizdeki düşmeyi anlamalarını zorlaştıracaktır. Bir gece önce çok fazla alkol aldıysanız, ertesi sabah kan şeker düzeyinizi düşük bulabilirsiniz. Sabah kahvaltısını mutlaka yapmalı ve gerekliyse insülin dozunuzu yeniden ayarlamalısınız.
BİR SORU
HİPOGLİSEMİ KİLO ALDIRIR MI?
Verimli ve üretken çalışmak için de, kilo kontrolünü başarmak için de kanınıza düzenli aralıklarla enerji vermek zorundasınız. Bunun için öncelikle hiçbir öğünü atlamayın. Abur cubur atıştırmaları yemek yerine koymayın. Kilonuz ve sağlığınızı sadece düzenli, yeterli, dengeli ve çeşitli beslenerek koruyabileceğinizi unutmayın.
Kan şekerinin tehlikeli yükselmeleri veya düşmelerinden sizi koruyan metabolik sistemler müthiş bir işbirliği içinde çalışırlar. Amaçları, hücrelerinizin ihtiyacı olan enerjiyi – şekeri – onlara ihtiyaç anında ve ihtiyaçları miktarda sunmaktır. Ne geç ne de erken, ne eksik ne de fazla! 8-10 saatlik açlıktan sonra bile kan şekeriniz %80-100 mg aralığında kalabilmesi bundandır. Açlık süreniz uzayıp da 10-15 saate ulaştığında görevi yedek sistemler üstlenir. Depolanmış şeker (glikojen) karaciğer ve kaslarınızdan kanınıza verilir. Daha uzun açlıklarda vücudunuz yağlar ve proteinlerini yakmaya, enerji olarak yağ ve proteinlerden yararlanmaya başlar. Amaç hücrelerinizin enerjiden mahrum kalmamalarıdır.
14.08.2014